AVRUPA BİRLİĞİ'NE ASLA RÂZI DEĞİLİZ!

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A

Hazırlayan: Abdülgani FAKİR

Hızla değişen bir dünyadayız. Çevremizde, uzağımızda, yakınımızda, dostluğu bize ferahlık verecek kuvvetli yakınları, yardımcıları arıyor gözlerimiz... Cümle cihan halkının, büyük devletlerin, kendilerine dostluk ellerimizi uzattığımız müttefiklerin dahi bize karşı tavırlarını hayretle müşahâde ve ibretle takib ediyoruz. Saf, sâfî, temiz bir millet olduğumuz için, dostluklara inanıyoruz, dostluk istiyoruz, dost olmak istiyoruz, iyi niyet besliyoruz ama; dünyada da bu hedef beynelmilel arenada milletler arasında olan bir şey değil galiba... Biz de o safîliğimizden dolayı; yâni iki dervişin, iki müslümanın birbiriyle hasbeten lillâh samîmî dostluğu gibi dostluklar bekliyoruz. Halbuki böyle şeyler yok!..

Müttefiklerimiz; işte en tabii hakkımız olan terörle mücadelede hem yurt içinde yaptığımız hareketlere karşı çıkıyorlar, hem yurtdışındaki tedbirlerimize şiddetle karşı çıkıyorlar ve teröristleri destekliyorlar. Çok hayret edilecek bir tarzda... Biz de sanıyorum, onların bu tavırlarına karşı reaksiyonumuzu çok hafif tutuyoruz.

Bugün eskiden alışmış olduğumuz Doğu Bloku - Batı Bloku, Komünist Blok - Kapitalist Blok ikilisi kalkmış; yerine, cihanın emperyalist devletleri arasında düşman olarak İslâm ülkeleri konulmuş görünüyor. (TİÇ: 97)

* * *

Avrupa Topluluğu'na resmen müracaatımız var. Kabul ederler-etmezler, alırlar-almazlar, gireriz-girmeyiz münakaşalarına ben gülüyorum. Fiilen girmekteyiz zaten!.. Tren devam edip duruyor tünelde, seyrine devam ediyor. Trenin öbür ucu Avrupa Topluluğu... Biz, "Acaba kabul ederler mi, etmezler mi; girermiyiz, girmezmiyiz?.." tarzında konuşuyoruz ama, tren seyir halinde, hareket halinde... Bu, bizim için en kötü sonuçlardan birisidir. Yâni, kötü sonuca götüren bir seyir, şu anda devam etmektedir. Şu anda, kötü bir akıbete doğru seyir halinde bulunuyoruz. Bu seyir halinde bulunuşumuzu bilelim.

Uçuruma uçmuş bir insan, havada uçarken, "Elhamdülillah, şu anda rahattayım; çünkü, hiç bir şeyim yok, ne ağrım var, ne sızım var!" filân diyebilir. Evet, o anda havada uçuyor ama, aşağı vurduğu zaman belli olacak... Ta aşağıya, uçurumun dibine erip de oraya vurduğu zaman, iş belli olacak. Yâni, şimdiki rahatlıkta fevkalâde huzursuz olmamız lâzım, fevkalâde üzüntü içinde olmamız lâzım!..

Diyebilirim ki, bizim şu neslimizin en önemli görevi, Avrupa Topluluğu'na girmemeyi sağlamaktır!.. Yâni sizlerin ve bizlerin en önemli görevimiz!.. Çünkü, bekamızın ilk şartı budur... Müslüman olarak var olmamızın ilk şartı budur. Bu durumda yönetimimizle ters düşmüş bulunuyoruz. Şu anda devletle millet, devletin resmî politikasıyla milletin arzusu ters düşmüş bulunmakta... (YDYG: 41)

Bizim içimizde kraldan fazla kralcılar vardır. Buna da şaşmamak lâzım; çünkü, heterojen bir bünyeye sahibiz. Asırlar boyu imparatorluk olarak yaşadığımız için, her çeşit insan gelmiş. Tahlil etmek lâzım: "Bu insan kimdir? Niye böyle bu kadar ters hareket ediyor?.." İnsanları tahlil edin!.. Evet, ırkçı değiliz ama, insanların soyunu sopunu bir araştırın!.. Padişahlarımız araştırmışlar, yedi nesil sağlam olmasına dikkat etmişler; bir oyuna gelmemek için. Bugün emperyalizm ajanını belki ilkokuldan seçiyor!.. Belki ortaokuldan seçiyor, öyle yetiştiriyor!..

Emperyalizm menfaatlerini tesadüflere bırakmıyor, seçimlere bırakmıyor!.. Yâni, lâlettayin insanların üstüne baskı yapalım da, şöyle edelim, böyle edelim... Ona bırakmıyor; yetiştiriyor elemanını, hazırlıyor. Demin söylediğim önceden planlama yoluyla, 20 yıl sonra kimin nereye geçeceğini, her halde tahminen veya ta'yinen kararlaştırıyor. Ondan sonra, onun olması için çalışıyor... (YDYG: 44)

a. Avrupa'daki Önemli Değişmeler

Şimdi, güncel olayların en başında gelen olay, Avrupa'daki değişmelerdir. Avrupa büyük bir değişme içinde... II. Cihan Harbi'nde birbirleriyle harbetmiş olan milletler, şu anda birleştiler. Nasıl birleştiler?.. Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu kuruyoruz dediler; bu bir kademe... O zaman biz, Türkiyede --25 yıl kadar önce-- dedik ki: "Bunların laflarına inanmayın! Bunların amaçları siyasî birliktir, ekonomik topluluk değildir. Sonunda bunlar siyâsî birliği kuracaklar!" dedik. "Gidin yâ işinize!.." dediler. "Olur mu yâ, nereden çıkardınız?.." dediler. Yahu, mü'minin feraseti vardır, Allah'ın nuruyla bakar; bilir mü'min!.. AET'nin E'sini kaldırdılar; oldu AT... Yâni, Avrupa Topluluğu oldu, BAB oldu. (YDYG: 154)

Kızılordu Doğu Avrupa'dan çekildi. Avrupayla anlaştılar. Saldırmazlık paktı AGİK'i kurdular. Avrupa ile Rusya arasında savaşı bertaraf ettiler, füzeleri kaldırdılar. Bütün ordular Kafkasya'ya, Orta Asya'ya ve Çin hududuna yığıldı. Yâni müslümanların başına karabulutları gönderdiler. Avrupa'da harb ihtimali yok... Avrupa'da tekrar harb olursa, parçalanmayacak, bombalar yağmayacak, şehirler yıkılmayacak... Yıkılırsa neresi yıkılacak?.. İslâm ülkeleri yıkılacak!..

Bunların karşısında, Amerika'ya ve Avrupa'ya karşı [Rusya'nın] orduları demode ordular ama; Orta Asya'ya karşı, Türkiye'ye karşı, İslâm Alemine karşı yine de güçlü ordu... Füzeleri var, atom silahları var, daha başka imkânları var... Onlar, şu hesabı yapıyorlar: "Safraları atalım, kendi geri kalmışlıklarında devam etsinler; biz hristiyan gruplar olarak kuvvetlenelim!.. Nasıl olsa bunları ordumuzla yine tepeleriz.Yâni, bunlar bizim istediğimizden de daha fazla ileriye gidemezler!" diyorlar; bunu böyle bilesiniz. Doğu Avrupanın ve Rusya'nın dağılması filân, tam bir dağılma değil; bu tarzda kendilerinin bir ekonomik tedbiri... (YDYG: 155)

Avrupa'nın bu birleşmesinde büyük rol, Katolik Kilisesi tarafından oynandı. Nitekim Gorbaçov hatıralarında söyledi: "Slav asıllı Papa olmasaydı, biz yaptığımız çalışmaları başarıya ulaştıramazdık." dedi. Yâni, Papa'nın bu işteki aktif rolünü, Gorbaçov hatıralarında açıkça dile getirdi. Ben size dökümanter konuşmak istemiyorum; malzemeleri, vesikaları konuşturmak istemiyorum. Ama bilin ki, Avrupa Topluluğu'nun arkasında bir kilise hegemonyası var. (YDYG: 156)

Aynı zamanda onlar, Anadolu toprakları üzerinde, bazı yeni hristiyan devletleri kurmak istiyorlar. Ermenistan filân gibi toprakları genişletmek istiyorlar. müslüman halkı da, yapabilirlerse İslâmdan soğuttuktan sonra hristiyanlaştırma çalışması içlerindeki gizli emelleridir. Evet, şu anda sen, "Ben hristiyan olmam!" diyebilirsin ama, senin çocuğun İslâm'ı bilmeyecek... Onun çocuğu hiç bilmeyecek... Onun çocuğu da, ondan sonra, başı bir sıkıntıya düştüğü zaman, "Şu papaz efendinin duası makbulmüş." dedikleri zaman. kiliseye gidecek. "Papaz efendi!" diyecek, derdini ona anlatacak... "Dert dinliyormuşsun, dertlere çare buluyormuşsun; cennetten parsel satıyormuşsun." diye, ona gidecek.

Ortadoğu, müslümanların petrolünün çıktığı önemli bir bölgedir. Fakat bu önemli bölgede, emperyalistler, petrol menfaati temeline dayalı iki büyük harp çıkarttılar. Birisi, yedi sekiz sene Irak'la İran arasında sürdü. İkincisi, Irak'la Kuveyt arasında sürdü ve çok büyük zararlar meydana getirdi. Bunların ikisinin de arkasında, petrol bölgelerinin egemenliği ve petrollerin Avrupalıların, Amerikalıların, gayrimüslimlerin istifadesinden, ellerinden kaçma endişesi vardı. Müslümanı müslümanla vuruşturdular, müslümanları iki cephe haline getirdiler. Birbirlerine hasım iki cephe... Irak'ı tutanlar, Suud'u tutanlar diye. Bu önemli bir parçalanmadır. (YDYG: 157)

* * *

Tehlike bizim için büyüktür! Birbirleriyle çatışsalar bile Amerika da olsa, Avrupa Topluluğu da olsa biz müslümanlar için tehlikedir. Bu tehlikeyi önlemek için ne yapabiliriz?.. İki büyük iş yapmamız lâzım: Birincisi İslâm Alemi'ni bu tehlikenin karşısında güçlendirmemiz gerekiyor. Birleştirmemiz ve güçlendirmemiz gerekiyor. Bir vazife bu...Yani siz İran'ı, Irak'ı, Suud'u, Pakistan'ı, Mısır'ı, Cezayir'i, Tunus'u vs.yi bir birlik halinde toplama çalışması yapmakla görevli kadrolar olacaksınız ileride. Kısaca söylemek gerekirse biraz da böyle herkesin anlayacağı bir şekilde Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmak zorundasınız. (YDYG: 177)

Sizin göreviniz Osmanlı İmparatorluğu'nu yeniden kurmak!.. Çünkü karşı taraf Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nu kurdu diyebiliriz. Şarlman İmparatorluğu'nu, Roma İmparatorluğu'nu --zaman bakımından aynı olmamakla beraber--kurdu diyebiliriz. Sizin vazifeniz Osmanlı İmparatorluğu'nu modern bir imparatorluk olarak yeniden kurmak, yâni tekniğiyle, kültürüyle, ideolojisiyle, herşeyiyle siz şimdi Osmanlıyı kurmak zorundasınız. İnşallah ben önümüzdeki İslâm mecmuasında yazacağım: Bu İran'la da ilişkileri bir hale yola koymamız lâzım... Avantajları var elimizde halletmenin. Çünkü orada bir sürü Türk var, nüfusun yarısı Türk... Sadece şiîler değil, sünnîler var... Sünnîlerle işbirliği yaparak, şiîleri de biraz bu dış güçlerin karşısında ikaz ederek, bu işi halletmek zorundayız. Bu, İslâm Alemi'ni toparlama çalışmasıdır. (YDYG: 178)

Kendi aranızda organize olun!.. İstikbale bu gözle bakın, çevrenize bu gözle bakın!.. Projelerinizi Türkiye Cumhuriyeti hudutları içerisinde küçük projeler olarak düşünmeyin!.. Ortadoğu sizindir, Kuzey Afrika sizindir, hatta Afrika'nın tamamı sizindir... Asya'nın büyük bir kısmı sizindir... Güneydoğu Asya sizindir, Endonezya sizindir... Avrupa'nın bir kısmı sizindir. Ve eğer biz Allah'ın razı olduğu, Allah'ın dinini yayma --i'lâyı kelimetullah-- için çalışmayı güzel yapabilirsek, Amerika da bizimdir... Dünya hakimiyeti müslümanlarındır!.. (YDYG: 178)

b. Ülkemiz Üzerine Düşmanca Planlar

Ortadoğu'da İsrail var ve İsrail, "Büyük İsrail"i kurma çalışmaları içinde!.. Büyük İsrail, şimdiki İsrail'den çok daha geniş olacak; Suriye ve Irak'ı, Türkiye'nin bir kısmını avucuna almış olacak... Petrol mıntıkalarına hakim olacak... Haritaları çok net olarak basıyorlar, sözlerini çok açık olarak söylüyorlar. Nil'den Fırat'a kadar bir büyük İsrail hayal ediyorlar. Ama şu anda nüfusları ve bu lokmayı yutmağa boğazları müsaid olmadığından küçültmeğe çalışıyorlar. Yakalamışlar bir avı ama, "Yut bakalım!" desen, yutamaz; boğazına takılır kalır. Onun için şu anda yutmuyorlar; fakat, "Bunları yiyeceğiz!" diyorlar. (YDYG: 296)

Amerika'ya yayılmış olan, Avrupa ülkelerine yerleşmiş olan, ekonomik bakımdan güçlenmiş olan, milyonları milyarları elde etmiş olan Ermeniler'in, Türkiye'de bir "Büyük Ermenistan" kurma çalışmaları var; çok net!.. Bu çalışmalara Osmanlılar'ın son devrinde başladılar, şimdi halen devam ediyorlar. Güneydoğu olaylarının altında yatan sebeplerden birisi, çok net olarak "Büyük Ermenistan" kurulmasıdır. Büyük Ermenistan, şimdiki Ermenistan'dan Kars'a, Kars'tan Van'a, Van'dan Adana'ya, İskenderun'a kadar uzanacak bir ülkedir. Bunun da haritaları yapılıyor ve çok net olarak bu da literatürde bahis konusu edilmekte... (YDYG: 296)

Yunanistan, şu denizin karşı tarafındaki topraklara kadar sokulmuş... O toprakları dedelerimiz kanla almışlar; biz harpsiz darpsiz, kim vurduya getirilerek, kâğıt üzerinde verivermişiz. Yâni adamların bizimle savaşmaya gücü yokken ve biz savaşta onları yenmişken, ve bu topraklar dedelerimizin malıyken, onların eline geçivermiş... Şöyle baktığımız zaman görüverecek kadar yanımıza sokulmuş Yunanistan'ın büyük ideali var (Megalo İdea). Bu topraklara da sahib olmak; yâni, o adalardan bu tarafa doğru yürüyüp, şuraları da almak gayreti var. Bunları hep biliyoruz. (YDYG: 297)

O kadar sefil ki müslümanların durumları, o kadar plandan programdan yoksunlar ki; yıllar yılı Sırplar, "Balkanlar'da müslüman bırakmayacağız!.. Balkanlar'dan müslümanları süreceğiz!.." diye çalışıyorlar. Hatta, "Anadolu'dan süreceğiz!" diye bir söz de duyuluyor... Bize duyurulmuyor ama, kendileri söylüyorlar. "İran'a gitsinler, Suudî Arabistan'a gitsinler, Orta Asya'ya çekilsinler!.." diye bizi oralara kadar kovma niyetleri dile getiriliyor... Hazırlanıyorlar... Fakat, bizim kardeşlerimizde bir çalışma yok... (YDYG: 300)

Mesele iktidar veya muhalefet, şu veya bu parti olmanın çok daha üstüne çıkmıştır. Çünkü hedef, topyekün beldemizdir, topyekün ümmetimizdir. O bakımdan meseleyi çok daha büyük çapta düşünmek lâzım!.. Sırplı Boşnağa hücum ederken, onların içinden kandırıp da komünist ettiği kimseleri ayırmıyor!.. Yâni, "Sen komünistsin, sen bu tarafa geç! Ben namaz kılan müslümana düşmanım, onu öldüreceğim!.." demiyor. Darbeyi vuracağı zaman, kandırmış olduğu, kendi tarafına çekmiş olduğu komünist Boşnağı da vuruyor... Ateist, kendisinin kafasına tamamen yatkın bir Boşnağı da vuruyor.

Demek ki eğer böyle bir şey olursa; Tükiye'deki hainler, Türkiye'deki gafiller, Türkiye'deki modernistler, Türkiye'deki reformistler de herhangi bir ayırıma tabi olmayacaklardır. Veya başka bir İslâm ülkesinde böyle bir olay olursa, böyle bir ayırıma tabi olmayacaklardır. Felâket geldiği zaman, önce onlara gelecektir. Çünkü, Allah'ın adaleti de onu gerektirir. İlkönce onların gideceğine, ben %99,9 kaniim. İlkönce onlar, topun ağzında olurlar. (YDYG: 305)

En önemli işlerden birisi de... Şöyle bir düşünüyorum, dünyanın bütün devletleri bize düşman!.. Kim dost diye bakıyorum; ne müslüman ülkeler dost, --İran, Irak, Suriye, Mısır vs.-- ne hristiyan ülkeler dost, ne bunların dışındaki ülkeler dost... Şimdi bizim böyle bir duruma düşürülüşümüz de bir plandır, bir plan gereğidir. Yâni, hristiyanlar haçlı zihniyeti ile kışkırtılıp, müslümanlara düşman ediliyor... Ve onların müslümanları her yol ile imhasına müsaade ediliyor, kapı açılıyor, vasat açılıyor... Hindistan'da da durum böyledir. Halbuki, Hintliler hristiyan değildir. Onları da müşterek düşman odaklar kışkırtıyor. Dünyanın her yerinde böyledir. O halde bizim kültürel bir karşı taarruz içine girmemiz, sosyal psikolojileri düşünerek bu sahada bir karşı hücuma, karşı harekete geçmemiz gerek!.. (YDYG: 308)

c. Hedef İslâm Ülkeleri

Halkımız, Batılılar bizim dostumuz diye düşünür. Ve Kuzeyliler bizim düşmanımız diye düşünür. Böyle bir genel kanaat vardır. "Almanya çok güzel dosttur, Amerika dosttur; ama, Rusya düşmandır." diye düşünür. Halbuki, dedelerimiz meseleyi çok kesin bitirmişler, halletmişler, atasözlerine indirmişler; çünkü, cihan tecrübesine sahipler. "Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz!" demişler, bildirmişler. Yâni, hepsinin niyetinin ne olduğunu bildikleri için... (YDYG: 318)

Katoliklik vardır AT'nin arkasında... Yâni, katolik birliğini kurmağa çalışıyorlar. Biz de gitmişiz, AT'ye de müracaat etmişiz. Biz müracaat etmişiz, --herhalde NATO'ya müracaat ettiğimiz gibi, yâni yumruk yemeyelim diye göğsüne yanaşma tarzında-- onlar da diyorlar ki: "Yahu biz 12 tane hristiyan ülkeyiz. Siz müslüman olarak bizim aramızda ne işiniz var? Ne arıyorsunuz?.. Kabul edemeyiz sizi!.. Uyum sağlayamazsınız, entegrasyon mümkün değil. Bakın, Almanya'daki işçiler bile 8 sene, 10 sene kaldılar aramızda; bir türlü bize entegre olamadılar." diyor onlar. Tabii, arkasında kilise ideali var.

Amerika'nın arkasında da, --koca Amerika'nın lobileri, mücadeleleri, senatosu, vs.si-- perdenin arkasına bakarsanız, orda da siyonizm var. Organize olmuş olan güçler, organize olmamış büyük kalabalıkları yönlendirebilir. %3 nisbetinde bir idareci grup, koca bir milletin yönünü istediği tarafa yöneltebilir, sevkedebilir, yönlendirebilir. (YDYG: 323)

Böylece Yeni Dünya Düzeni'nde, "doğu ve batı" diye bir yöne göre ayırma yerine, bu sefer "kuzey ve güney" diye bir ayırma meydana çıkmıştır. Çünkü, kuzeyde olan Amerika, Avrupa, Rusya, taa Alaska'dan, Avrupa'dan, Norveç'ten, İzlanda'dan Kanada'ya kadar bir çizginin kuzeyi tesadüfen hep hristiyan ülkeler, hristiyan kültürüyle yetişmiş ülkeler olmuşlardır. Bu çizginin üç aşağı beş yukarı aşağısında da, güneyinde de genellikle İslâm ülkeleri vardır. Onun için, Margaret Teacher dahil daha başka NATO ilgileri ve batı devletlerinin yöneticileri diyorlar ki: "Şimdi NATO'nun düşmanı kim?.." NATO'nun düşmanı Varşova Paktı'ydı, yıkıldı ve halledildi, anlaşma sağlandı. "Şimdi NATO'nun görevi ne ve düşmanı kim?.." Çok net olarak ifade ediyorlar; meselâ Teacher çok net olarak ifade etmiş kimselerden birisi... NATO ve BAB'nin --yâni, Batı Avrupa Birliği Savunma Teşkilat'nın-- asıl düşmanının, İslâm olduğunu söylüyorlar. Ve --gazetelerde herhalde sizin de gözünüze takılmıştır, görmüşsünüzdür-- "Eskiden hedef Moskova idi, şimdi Mekke!" deniliyor.

O halde "Yeni Dünya Düzeni'ndeki yerimiz nedir?" değil, "Yeni Dünya Düzeni'nin düzenbazlığı karşısında bizim durumumuz nedir?" dememiz lâzım. Adamların niyetleri ortada... Biz, ikiyüz yıldır onlara ilân-ı aşk ediyoruz, "Valla da seviyoruz, billâ da seviyoruz sizi!.. Canımız kurban olsun, yolunuza fedâ olalım!.." diyoruz; amma onlar, ikiyüz yıldan beri yapılan bütün çalışmalara rağmen, "Biz sizi kabul edemeyiz, siz bizden değilsiniz!.. Siz doğulusunuz, batılı olamadınız!.." diyorlar. "Hayır! Batılı olduk... İşte Trakya'da Avrupalıyız..." filân diye uğraşmamıza rağmen, onlar bizi kabul etmiyorlar. Yazarların ve politikacıların tesbitlerinde net olarak görülen bu... (YDYG: 324)

Yeni Dünya Düzeni'nde hedef İslâm, hedef Mekke!.. O halde bizler de güneydeyiz diye huzur duymalı mıyız, rahat etmeli miyiz?.. Hayır! Böyle bir huzur duyamayız. Çünkü biz onlara karşı, Orhan Veli'nin şiirinde de söylediği gibi; Orhan Veli diyor ki, "Bir sevdiğim var; ben onu severim, o beni sevmez!" Tam öyleyiz Avrupa ile... Biz Avrupa'yı neden sevmişiz, bilmiyorum!.. Altıyüz yıl savaşmışız... Hep savaşla geçmiş. Onlar, boyna haçlı ordusu tertib edip bize göndermişler; ama biz, sonradan savaşlarda yenilmişiz, nerdeyse istiklâlimizi de kaybedecek bir noktaya gelmişiz ama; savaşlardan önce kültürel yönden yenilmişiz ve kalb cephesinde yenilmişiz, düşmanımızı sevmeye başlamışız. (YDYG: 325)

Şimdi öyle oldu, böyle oldu bizim düzen değişti dünyada. Düzenbazlar tarafından değiştirildi ve yeni bir düzen oldu. Ben bu düzenbaz kelimesini yarı şaka söylüyorum, yarı da bir gerçeği ifade ettiği için söylüyorum. Çünkü, batının siyaseti oportünist kelimesiyle mi ifade edilir, makyavelizmle mi ifade edilir, materyalizmle mi ifade edilir?.. Yâni devlet yönetiminde, bir Eflatun'un ahlâk anlayışı, filozofların faziletle devleti yönetmeleri gibi bir şey yoktur. Olayları dikkatli tahlil ederseniz, günümüzdeki olaylarda da aynı şeyi görürsünüz. Düzenbazlar bir yeni düzen ortaya koyuyorlar, yeni düzen adı. Yâni, kendilerinin değişen şartlara göre konumları... (YDYG: 327)

Eksen değişti. Doğuyla batıyı ayıran bir dik eksen iken, kuzeyle güneyi ayırın yatay bir eksen var. Ve biz bu yatay eksenin alt tarafındayız, düşman cephesindeyiz. Ama diyoruz ki batılılara, "Biz sizdeniz, biz sizdeniz!.." Tabi biz sizdeniz dememize rağmen, onlar "Siz bizden değilsiniz!" diye iddia ediyorlar ve AT'ye alınma arzumuzu da reddediyorlar ve "Siz müslümansınız!" diyorlar. "Yalnız, bizim istediğimiz bekçiliği ve bizim yüklediğimiz misyonları yaparsanız; İslâm ülkelerine karşı hareketlerimizde bize öncülük etmeyi kabul ederseniz, ancak sizi aramıza alabiliriz." diyorlar.

Yâni bugün, yeni düzende Türkiye'nin üzerine yüklenilen görev; Türkiye'nin, tarihinde kader birliği yapmış olduğu milletlere karşı hıyanet etmesi esasına oturtulmuştur. Aksi takdirde, Türkiye bu tarafta yer alsa, onların karşısındadır. Almasa, yine arada kalmış olacaktır; durum bu... (YDYG: 329)

Şimdi tabii, aslında bizim için burada tehlikeli bir durumun olduğu çok net olarak görülüyor. Batı ve Amerika; yâni, bekçiliği yüklenmiş olan Amerika çok güçlü... Çok modern silahları var ve bu modern silahların ne kadar hassas çalıştığını, bizim muavenet zırhlısının komuta kulesini uçurmakla gösterdiler. Bence bu olay çok mühim bir olaydı. Gerektiği şekilde derinlemesine incelenmedi ve gereken protesto yapılmadı. Disiplinsizlikle, birkaç askerin kusurudur diyerek, geçiştirildi. Ama, Bush'un haberinin olduğunu sanıyorum. Stratejik Araştırmalar Ensitüsü, herhalde düşünmüş taşınmış, kararlaştırmıştır. Ve filo komutanının da haberinin olduğunu sanıyorum...

Onun arkasında, bir takım derin manalar vardır. Yâni denmek isteniyor ki: "Bakın, bizim teknolojimiz nokta atışı yapıp, sizi istediğimiz yerden vurmağa yeterlidir. Ona göre ayağınızı denk alın!.." deniliyor. Belki bu jest, bizim askerlerimiz vatan severlik duygusuyla, onların empoze etttikleri bazı şeyleri yapmak istemedilerse, onun üzerine yapılmış diye de düşünüyorum. Tabii, askeriyenin içine girilmiyor. Perdenin arkasında ne cereyan ettiğini bilmiyorum. Ama, böyle birşey olduğunu düşünüyorum. Çünkü, askerimizin içinde ülkenin bölünmesini istemeyen, bölücülüğe karşı olan; yukarıdan veya batıdan gelen emirleri gelişigüzel kabul edemeyen insanlar vardır. Tabii, onlara bir göz dağı olabilir, böyle bir durum... (YDYG: 329)

Bu görev nedir? Şimdi bizim elimizde hiçbir şey yok mu? Yâni biz birşey yapamaz mıyız? Biz bunların bekçisi miyiz? İşçisi miyiz? Kahyası mıyız? Memuru muyuz? Amelesi miyiz? Sonra, olaylar bizim üzerimizde cerayan ettiğine göre; bizim ülkerimiz yakılıp yıkıldığına, yandığına göre, bizim doğal servetlerimiz yağmalandığına göre, buna bizim dur dememiz lazım değil mi?.. Yâni şu mantığa nasıl razı olabiliriz ki: Amerika ARAMCO ile Suudî Arabistan'ın bütün petrollerini alıp faydalanıyor; Irak'taki petrol şirketleri Shell'in, Mobil'in kesesine para akıtıyor; bütün faydalar İslâm ülkelerinden sağlanıyor da, niye yeni düzenin düşmanı İslâm oluyor?.. Yâni, bunun bir mantığı var mı?.. Bunun insanlıkla, vefa ile, şükran duygusu ile ilgisi var mı?.. Yâni nezaket sadece, karşılaştığı insana "Thank you!" demek mi?.. "Thank you!" demekten mi ibarettir nezaket?.. İngiliz centilmenliği bu mudur yâni?.. Adamın petrolünü alacaksın, keseni dolduracaksın, malını ona satacaksın, hizmetçi olarak kullanacaksın; ondan sonra da, bir numaralı hedefin o olacak... Böyle bir mantığa sizin aklınız yatıyor mu?.. Benim aklım yatmıyor! Ben buna tahammül edemiyorum... Tabii onlar bir şey düşünürler, yapmak isterler. Bizim de bir söz hakkımız var, bizim de yapacaklarımız vardır. Onları düşünmeli ve yapmalıyız. (YDYG: 334)

İran'ı çok önemli görüyorum. Uzakdoğu'ya, Pakistan'a ve Orta Asyaya açılan bir sahada kilit ülke olduğu için, İran'la ilişkilerimizi düşünün!.. Farsçayı öğrenin!.. Farsça çok güzel bir dildir, çok edebi bir dildir ve bizim Türkçe'mizin anlaşılması için de lazımdır. Osmanlıca'nın da anlaşılması için de lâzımdır. Ecdadımızın tanınması, anlaşılması için bile lazımdır. (YDYG: 339)

Ben, kocaman bir söz yazdım mecmualarımıza... Bilmiyorum Irak'a gitmiş midir o söz ve adamlar nasıl karşılamışlardır. Dedim ki: "Irak'ın yerine kendimi koyuyorum; Irak'ın kurtulmak için bir tek çaresi vardır: 'Biz zaten Osmanlılar zamanında Türkiye ile beraberdik.' deyip, Türkiye ile birleşmek!" Bunu açıkça yazdım. Başka hiç bir çaresi yoktur şu durumda... Belâdan kurtulmak için, başka türlü seçeneği yok; Türkiye ile birleşirse, kurtulur. Biz de, bunun olması için çalışmalıyız. (YDYG: 340)

Ondan sonra, çok büyük bir oyunla, dünyanın en önemli petrol merkezi, istihsal bölgesi olan Ortadoğu'ya --Rusya'yı da atlatarak-- yerleştiler... Rusya bir rakibdi. Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan bu petrol bölgesine sarkabilir ve petrol bölgesini elde edebilirdi. Çünkü Suriye, Rusya'yla işbirliği yapmıştı... Irak, solcu Baas Partisi'nin elindeydi; yine Rusya'ya güveniyordu... Barzânî, Rusya'da tahsil yapmıştı... Kafkasya, Ruslar'ın elindeydi. Bir adımlık mesafe vardı. "Petrol bölgeleri onun eline geçebilir!" derken; Amerika bugün petrol bölgelerine --çok ince düşünülmüş çalışmalarla-- yerleşmiş durumda... Suudî Arabistan'a yüzbinlerce askerini yerleştirmiş durumda ve maaşını Suud hükümetinden çifte maş olarak alıyor. Yâni maaşını kendisi ödemiyor; Suud'a, "Ben sizi koruyorum!" diyerek askerine çifte maaş verdirmek suretiyle, Suud'a ödetiyor. Ortadoğu'daki mevcudiyeti yetmiyormuş gibi, dünyanın başka yerlerine de el koydular. (YDYG: 367)

Etrafımızdaki olayların da son derece planlı olduğunu; ve elimle tutacak kadar yakınımızda, nerdeyse uzansam yakalayacağım kadar müşahhas bir merkez tarafından, İslâm'ın aleyhinde çalışmalar yapıldığını adetâ görüyorum. Yâni, Allah'ın verdiği müsaadeyle, Allah'ın düşmanları, imanın hasımları, müslümanların rakipleri, son derece organize olmuş güçler halinde ve son derece şerli bir güç ve kuvvetle çok yakınımızda bulunuyorlar... Canavarın solukları duyuluyor... Soluklarının sıcak nefesi, çirkin kokusu hissediliyor. Onun için, müslümanın her zaman içinde olması gereken uyanıklığa davet etmek istiyorum, bütün müslümanları... (YDYG: 375)

d. Acaba Türkiye Huzur İçinde Kalacak mı?

Bizim gerilememize sebep olanlar, bizi şu anda İslâmî yönden tenkid edenlerdir, o zihniyettir. Bizim yürüyüşümüzü engelleyen, kalkınmamızı baltalayan, bütünlüğümüzü dağıtan; bizim kültürel değerlerimizi tahrib eden; bizim sosyal bünyemizi mikrop gibi içerden kemiren bu insanlardır. Biz bundan çok daha fazla dindarken İstanbul'u almışız. Yâni, din gerilik olsaydı, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u asla alamaması lâzım gelirdi. Din geriliğin sebebi olsaydı, İslâm dini zuhur ettikten kısa bir zaman sonra üç kıtaya yayılamazdı... İslâm alimleri dünyanın en meşhur, en büyük şahsiyetleri olamaz ve yazdıkları eserler Avrupa üniversitelerinde okunmazdı. İslâm üniversitelerine Avrupadan öğrenciler gelmezdi. Krallar, müslüman emirlere, "Ne olur, benim evlâdımı üniversitenize kabul edin! Eti sizin, kemiği benim!" diye yalvarmazdı; eğer İslâm gericilik olsaydı, teknik bakımdan geri kalmak dinden dolayı olsaydı... (YDYG: 402)

Teknik bakımdan geri kalmak, dinsizlikten olmuştur, moral bozukluğundan olmuştur... Kültürel dejenerasyondan olmuştur... Körü körüne batıyı taklid edenlerden olmuştur. Onların belâsını hâlâ çekiyoruz. Osmanlı Devleti'nin parçalanmasına sebep olanlar da, beşinci kol gibi içerde çalışan onlardır. Hâlâ da, muzırlıklarının radyasyonu bize zarar vermektedir. Onlar olmasaydı, çok daha iyi olurdu. Kur'an-ı Kerim'in üçüncü sayfasında, Allah bu tipleri bize bildiriyor: (Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fil ard, kalü innemâ nahnü muslihûn) "İnsanların bir kısmı kâfirlerdir. O kâfirlere, 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın!' dersiniz. Onlar, 'Biz fesat çıkarmıyoruz; biz islah edicileriz.' derler." diyor. (Bakara: 11) O onların kuruntularıdır; işin aslı böyledir.

"Dervişlik, miskinliktir... Dindarlık, gericiliktir..." diyorlar. Peki, tarihte niye öyle olmadı?.. Niye Şeyh Şamil, Kafkasya'da Ruslar'a senelerce Azak denizi kadar kan döktürttü, durdurttu?.. Niye İslâm alimlerinin kitapları Avrupa'da okundu?.. Avrupa'nın rönesansı ve reformu, müslümanların tesiriyledir, müslümanların bahşişidir... (YDYG: 402)

Yâni, batının her türlü gelişmesi İslâm sayesinde olmuştur. Ama bunu batılılar bilir, bizim mutaassıb devrimbazlar bilmez. Bakın, Dr. Sigrid Hunke'nin bir kitabı vardır: "Avrupanın Üzerine Doğan İslâm Güneşi" diye... Avrupanın nasıl geri bir durumda iken, müslümanlardan feyz alıp, istifade edip rönesans ve reformu yaptığını orda görebilirsiniz. (YDYG: 402)

Eğer biz bu çalışmalarda, bizim hasmımız olan ve bizimle uğraşan, bize haçlı seferleri düzenleyen, bizi içimizden hançerleyen, İslâm düşmanı, mü'min düşmanı, Allah düşmanı, Kur'an-ı Kerim düşmanı, Hz. Peygamber SAV'in düşmanı olan insanlardan geri kalırsak, bu sefer dini hizmetlerde de geri kalıyoruz. Onlar bizi mağlup edince istediğini yaptırıyor veya yaşama hakkı tanımıyor, çoluk çocuk katliam ediyor... Ölenler şehid oluyor, kalanlar o ağır baskının altında dini vazifelerini yapamıyor... Zaman içinde direttiği zaman kâfir, bizim evlâtlarımızı raydan çıkartabiliyor, kendisine benzetebiliyor. (YDYG: 239)

* * *

Daha ortada bize yönelik bir hareket yokken tesbit ettiğimiz endişelerimiz vardı. Türkiye bundan sonra bir takım tehlikelerle karşı karşıya gelir. "Avrupa'nın doğusunda, Varşova Paktı ile mevzilenmiş Rus kuvvetleri oradan nereye gidecek?.. Kızıl ordu ne yapacak? O silahlar nerede kullanılacak?.." diye bir soru vardı ortada... Onların nerede kullanılacağını düşünüyor ve endişe ediyorduk. Şimdi nerede kullanıldığını görmekteyiz: Balkanlar'da, Kafkasya'da ve Orta Asya'da kullanılıyor.

Haritalar değiştiriliyor ve bizden olan, tarihte beraber olduğumuz ve acı olayların bizi birbirimizden ayırdığı halklar, tarifsiz ızdıraplar içinde bulunuyor şu anda... Hıyanetler içinde bulunuyor. Bizim merhametimizin ne kadar marazî olduğunu düşündürecek hıyanetlerle karşı karşıyayız. Yâni, "Niye o kadar merhamet etmişiz o adamlara da, kuvvetli olduğumuz zaman zorlamamışız?" diye düşünüyoruz... "Dinde ikrah (zorlama) yoktur uygulaması, acaba böyle mi olmalıydı?" diye düşünüyoruz. Çünkü düşmanı böyle bu kadar canlı, bu kadar küstah, bu kadar edepsiz haliyle bırakıp da; ondan sonra, torunları böyle kan revan içinde tutmak da herhalde doğru bir şey değildi. İleriyi gören insanlar, belki Yavuz daha iyi düşünmüş?.. "Ya müslüman olsunlar, ya kalksınlar benim ülkemden gitsinler bu adamlar!" demiş hristiyanlara...

Bu olaylar, Türkiye içindeki şu anda huzur içinde yaşayışımız üzerinde bizi düşünmeye sevkediyor: "Acaba bu huzur ne kadar devam edecek?.. Acaba Türkiye, devamlı bir huzurun içinde kalacak mı?.. Yoksa dünyadaki sosyal ve politik değişmeler ve yeni ittifaklar ve yeni perde arkası müzakereleri müslümanlara daha başka problemler de getirecek mi?.." diye düşünüyoruz. Bunların ve bu düşüncelerin sonunda bir takım endişeler ve bir takım ihtimallerin karşısında hazırlanmanın zaruretine mantığımız, akl-ı selimimiz bizi götürüyor. (SÇOB-44)

Balkanlar'da, kuzeyimizde ve doğumuzda yirminci yüzyılın, bu olaylar başlamadan önceki beynelmilel kültürel ve hukukî literatürüne hiç uymayan olaylar; o prensiplerle hiç ilgili olmayan olaylar cereyan ediyor. Beynelmilel hukuk, insan hakları, silahsızlanma, sulh içinde beraber yaşama, herkesin çeşitli hürriyetleri... bunların hepsinin bir ciddî ihlâli her bölgede görülüyor. Ve olaylar bir yerde bizi üzmeye devam ederken, öbür tarafta da patlak veriyor. Ve dumanlı havayı seven kurtlar da, galiba, "Bize de bir fırsat çıkabilir." diye onlar da başka yerde hazırlık içinde bulunuyorlar. (SÇOB-45)

Amerika ile Avrupa arasında bir rekabet olduğu çok net olarak karşımızda bulunuyor. "Acaba Amerika bize, Amerika'ya müttefik bir politika güdersek destek olabilir mi?" diyeceğiz. Çünkü Avrupa bizi kendisine rakib görüyor, Rusya bizden endişeleniyor. Amerika'nın da --zaten bütün materyalist devletlerin ve milletlerin diyebiliriz-- canını tehlikeye atma arzusu, kendilerinin problemlerini çözmekte bile yok... Yâni, can yakmak, canın yanması, veyahut böyle harb gibi bir şey... Bunlar istenmiyor; çünkü canları çok kıymetli, taptıkları bu dünya... (SÇOB-50)

Şehirler düşüyor, katliamlar devam ediyor, halâ müslümanların elinden silah toplamakla meşguller... Yâni, müslümanlar silahlarını teslim etsin diye Birleşmiş Milletler baskı yapıyor. Silah ambargosunu kaldırması gerekirken, müslümanların elinden silah alıyor. Bunlar beynelmilel tiyatroda bir trajik komedinin oynandığını gösteriyor. Yâni çok acıklı ama, çocuk aldatır gibi de komik olaylar cereyan ediyor. Tabii, bunlara karşısında müslümanların ne yapması gerektiğini de müslüman aydınlarının oturup kara kara düşünmesi gerekiyor. (SÇOB-50)

Yâni hristiyan alemi artık, şeytanın ordusunun bir parçası olarak gördüğü İslâm Alemi'ni bu mantık içinde, İncil'den çıkardıkları bu mantık içinde ve kendilerinin sahib oldukları avantajlar, teknolojik üstünlük ile, şu anda son darbeyi vurup, yeryüzünden kaldırmak hevesinde bulunuyor! Yâni şu andaki hevesleri bu!.. Onun için hedefleri Moskova filân değil, şu anda doğrudan doğruya Mekke!.. (SÇOB-51)

Evet Türkiye'yle şu anda çok bozuşmuş gibi gibi görünmüyorlar ama, Türkiye'yi kendilerine hizmet edecek bir ülke olduğu için, bozuşmuş gibi görünmüyorlar. Türkiye bu savaşta kendilerinin müttefiki olduğundan ve öbür müslümanlara Türkiye vasıtası ile darbe vurabilecekleri için, Türkiye ile şu anda tam bozuşmuş durumda değiller. (SÇOB-52)

Hükümet başkanı [Tansu Çiller] İngiltere'ye gittiği zaman da, "İşte böyleyiz; radikal İslâm'dan endişe ediyorsanız biz varız. Destekleyin, biz onun hakkından geliriz." gibi, İngilizlere teminat vermişti, oraya gittiği zaman. Çok net bir ifadeydi bu... Anlayan, kelimelerin arkasında hangi manâların yattığını bilen insanların çok net takib ettikleri, açıkça söylenen sözler. Yâni, "Siz radikal İslâm'dan korkuyorsanız, biz varız işte! Orada ne diye başta duruyoruz. Bizi destekleyin de, bizden korkmayın! Biz sizin için varız orda... Orta Asya'da iş yapacaksınız; biz varız, bizim vasıtamızla yapabilirsiniz." diye, devletin teklifi olarak oraya o teklifi götürüyoruz. "Buyurun, beraber işbirliği yapalım! Ve İslâm'dan da korkmayın; İslâm'ı tepelemekte biz size yardımcı oluruz." imajını onlara veriyor. (SÇOB-52)

Kimse de çıkıp, "Bu ne biçim iştir?" demiyor ve bu işi de pek ciddiye alan yok galiba!.. Yâni ille otlayan koyuna da sıranın gelip, onun da ayaklarının bağlandıktan sonra boynuna bir bıçak vurulmasını beklemesi gibi... Yâni Balkanlar'da bir kesme olayı var; olsun... Kars'ın iki kilometre ötesinde, beş kilometre ötesinde bir kesme olayı var; olsun.. Yâni bizim anavatanımızın dışında, yavru vatanımızın da dışında... O halde olabilir, gibi bir mantık... (SÇOB-53)

Halbuki, zaten bu vatan dediğimiz şeyin sınırlarına itirazımız olmalı bizim!.. Yâni niye vatan buraları, niye öbür tarafı değil?.. Ve burada çok net olarak, altını çizerek söylediğimiz bir nokta var ki, bu bizim sınırlarımızın ötesindeki yerlerde fiilen bulunan kardeşlerimiz, bizim tahmin ettiklerimizden çok daha da fazla... Oraya fiilen sahip olan kimseler, oraların hakîkî sahibi olmaktan, göründüklerinden çok daha fazla durumda uzakta... Ama, biz bunu bilmiyoruz. (SÇOB-53)

Yâni, bizim kendi ecdad ve atalarımızın yâdigârı ülkeler haksız istilâlarla el altında tutuluyor ve oradaki varlıklarımız bize küçük gösteriliyor... Müstevlilerin varlıkları büyütülerek gösteriliyor ve bu oyun dünya üzerinde pek çok kimsenin farkına varmadığı bir oyun halinde devam ediyor. Ama bizim bunu bilmemiz ve bununla uğraşmamız lâzım!.. (SÇOB-54)

Rahmetli Özal'ın sahneden çekilmesiyle bir kere reisicumhur seçimi, yeni başbakan seçimi ve yeni hükümet teşkili meselesi var önümüzde... Mutlaka bir hükümet değişikliği olacak, önümüzdeki aylar içinde... Bunu göreceğiz. Ve partiler arasında yeni gruplaşmalar olacak ve bu gruplaşmaların içinde müslümanların ve muhafazakârların ve dinine, devletine, milletine hizmet etmek isteyen insanların tırmandıkları yerlerden, surlardan aşağı atılmaları, itilmeleri ve tasfiye edilmeleri çalışması vardır. Bu tasfiye çalışmalarını devam ettirmek isteyeceklerdir. Bunu dış kuvvetler destekleyecektir. (SÇOB-56)

Çünkü, Türkiye'nin müstakil bir dış politikaya sahib olmasını istemeyenlerin, kendileri fiilen çarpışmak istemedikleri için, kullanacakları metod budur. Kesenin ağzını açmak, kredi vermek, istedikleri adamları desteklemek suretiyle, içimizde bir mücadele meydana getireceklerdir. Bu mücadele ister istemez olacak. Yâni siz, ya onların dediği her şeye razı olacaksınız, ya da "Hayır, öyle şey olmaz! Bunun böyle olması lâzım!" dediğiniz zaman, dış destekli bir azınlık muhalefeti ile karşılaşacaksınız. Azınlık ama, ellerinde bürokratik, politik ve daha başka bir takım imkânları olan bir azınlık... (SÇOB-56)

* * *

Bizden önceki nesillerin çok büyük acılar çekerek, mücadeleler yaparak canlarını mallarını fedâ etmelerine, şehid olmalarına, çalışmalarına rağmen tarihî durumumuz değişti. Topraklarımız çok büyük ölçüde elimizden çıktı. Bazı kardeşlerimiz yabancı bayrakların, idarelerin altında kaldılar. Bizimle beraber müslümanlar da dünya üzerinde çok acı günler yaşadılar... Dünyanın her yerinde müslümanlar Osmanlı Devleti'nin çökmesiyle çok daha büyük acılar altında, zulümler altında kaldılar; katliamlara uğradılar, çok acılar çektiler. (SÇOB-68)

Yakın tarihimizde çok yanlış adımlar atılmış ve bu adımlar atanlar da mânevî bakımdan cezâsını çekmiş durumda... Hiç ilgisi yokken, hiç gereği yokken, Avrupa ile bütünleşmeye kalkmışız. Asırlarca, yedi asır mücadele ettiğimiz insanlarla, onların onüçte biri --nüfusla oranlayacak olursak altıda biri-- durumunda, azınlıkta olarak onlara katılma kararını vermişiz, İmzalar atmışız. Onlar evet derlerse, onların bir parçası olacağız. Buradaki kendi inisiyatiflerimizi de kaybedeceğiz. (SÇOB-69)

Bugün Türkiye, hem hazinesi bomboş bir ülke... Döviz rezervleri tükenmiş, ekonomisi berbat, dış borçları artmış... İçte her türlü düzensizlik, rüşvet, adam kayırma, suistîmal... Dış politikada muazzam beceriksizlikler ve millî menfaatlere aykırı icraatlarla karşı karşıya gelmiş durumdayız. En son rezâlet Kıbrıs konusunda koptu ve ayyuka çıktı. İşte bugünkü gazetelerin hepsinde de başlıklarda aşağı yukarı bu konular var...

Demek ki, bazı kimseler bizi, lüzumsuz heyecan ile felâket tellallığı yapan insanlar olarak görüyorlarmış. Onu anladık yâni, o ifadelerden... Keşke onlar haklı olsaydı da, biz haksız olsaydık!.. Keşke bu felâketler olmasaydı da, gazeteler bugün bu gündemlerle, bu koca koca, pabuç gibi harflerle çıkmasaydı!.. (SÇOB-83)

Slav birliğiyle koca bir Balkanlar ve Rusya... Ortodoks birliğini de arkasına aldı. Ermenilerin ve Yunanlıların destekçisi koca bir Avrupa ve Amerika ile karşı karşıyayız... Bizi birbirimize kırdırmak için içimizdeki çeşitli fitneleri uyandıranlar onlar... Onların bir dezavantajları var: Ölümden çok korkuyorlar, kendileri doğrudan doğruya bu işin içine girmek istemiyorlar. Ve en büyük kurnazlık da bizi birbirimize kırdırmak... Dünya halklarını da böyle yapıyorlar, birbirine kırdırıyorlar. O gerilla grubunu destekleyip bunu kırdırıp, bunu destekleyip ötekisini kırdırmak sûretiyle... Dünyanın her yerindeki şeyleri bu... (SÇOB-86)

Şimdi biz bu fonksiyonu görme durumundayız. Türkiye üzerinde ve dünya üzerinde müslümanların başında dolaşan belâları def etmek için çalışma durumundayız. Yarın öbürgün, paralar pullar da para etmeyecek duruma gelebilir. Zaten Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin âdet-i ilâhiyyesi olarak, ilkönce imtihan para vererek belâları def etme şeyinden başlıyor: Çalışın, para verin, müessese kurun; belâlar def olsun!.. O olmadığı zaman, cana geliyor. O da yapılmadığı zaman, ülkenin bütünü gidiyor; memleket vs. kalmıyor. (SÇOB-87)

Bize lâikleri kışkırtıyorlar şu anda... Ve bütün kalburüstü isimler, kaşarlanmış şahıslar, büyük şöhret olarak ortada dolaşan insanlar; memleketin ekonomisi iyiymiş, dış politikası iyiymiş, iç politikası yerli yerindeymiş gibi, her şeyi bırakmış lâiklik yaygarasıyla ortaya çıkıyorlar ve müslümanlar yönelik bir takım tedbirler grubu ile bize zarar vermek istiyorlar. İmam-hatip okullarını kapatmak, radyoları engellemek, müslümanların müesseselerini dağıtmak, gelişmesini durdurmak, dışlamak... filân gibi bir hazırlık içinde olduklarını görüyoruz. (SÇOB-88)

* * *

Biz İslâm'ın kültür yoluyla büyük darbeler yediğini, ilimdeki ilerlemeleri yüzünden Avrupalıların müslümanlara büyük zararlar verebildiklerini biliyoruz. Coğrafî keşifler yüzünden dünyanın bizim hakkımız olan nice yerlerine, hattâ bizim kardeşlerimizin meskûn olduğu birçok yerlere --Afrika gibi-- sahib olduğunu ve ordaki kardeşlerimize kan kusturduğunu; onları esir aldığını, kendi ülkelerine götürdüğünü, köpek diyerek esir olarak tarlalarda çalıştırdığını, kamçılar altında inlettiğini biliyoruz. Bunun sebebinin bilimsel yönden geri kalmakta, kültürel yönden geri kalmakta, birbirimizden haberdar olmamakta olduğunu biliyoruz. (SÇOB-111)

Bu küreselleşme Amerika'nın lafıdır. Yeni Dünya Düzeni diye, etrafındaki insanların zayıflığını görüp, kendi güçlerini görüp, "Bu dünyanın tek sahibi biz olalım!" demeleridir açıkçası... Türçesi budur. Amerika'nın dünyaya hakim olması demektir. Bunun karşısında olanlar var... Karşısında olanlardan bir tanesi Almanya'dır. Almanya, Avrupa'yı derleyip toparlayarak Amerika'nın karşısında bir güç olma yolundadır. Hattâ bu işte Rusya'yı da yanına alarak... Amerika, Almanya'nın gelişmesinden fevkalâde endişelidir. Hattâ Avrupa'daki şu anda Almanya ile işbirliği yapan devletlerin bir kısmı Almanya'dan endişelidir. Onunla birlik halindedir ama, gerektiğinde çelme takmak için, onun şerrinden korunabilmek için orda duruyor.

Bunlar kendi kendilerine istedikleri kadar bir şeyler düşünsünler, dünyada hakîkî bir dev vardır; Çin vardır. Nüfusuyla, coğrafyasıyla, gelişmesiyle o kadar muazzam bir güçtür ki, bütün bu Rusya'sı, Avrupa'sı ve Amerika'sı ondan korkmaktadır. Güneydoğu Asya'daki çeşitli harpler, Vietnam harpleri, Kore harbi ve şu andaki itilaflar... Hep arkasındaki Çin'in gücü ve orada menfaatleri olan Batılı devletlerin menfaat çatışmasının su üstüne çıkmış görüntüleridir. (SÇOB-249)

e. Almanya Hristiyan Birliği Kurma Yolunda

Bu ortak pazar, gümrük birliği meselelerinde, "Avrupa'da şu kadar devlet birleşmiş, şu kadar trilyonluk bir üretim imkânına sahip muazzam bir ekonomik, siyasî, askerî topluluk oluşturmuş..." filân... Bunları söylüyorlar. Bakıyorum, bir tek anahtara bağlı bir şey... Bütün fabrikanın çalışması bir şartele bağlı olduğu gibi... Bütün bu tehlikelerin hepsi sıfırlanabilir, bir tek şartel hareketiyle.... Biz şuurlu olursak, biz dikkatli olursak, biz onların bize karşı yapacakları şeylere karşı uyanık olursak, onların bizi hiç bir zaman yenmesi mümkün değil... (SÇOB-282)

Bu batılılar bugün belki çok dindar değiller; inançlarının gerçeklere uymadığını biliyorlar; ama benliklerinin hristiyanlıkla yoğrulduğunu, milliyetlerinin temelinde dinin çok büyük bir yer işgal ettiğini düşünerek dinlerine ve din adamlarına hala çok saygı duyuyor; ve onların gösterdiği hedeflere doğru yürüyorlar. Kilise siyasete de hâkim, halka da... Parti de kuruyor, ticarî müessese de... Bilmem şimdiye kadar hiç yazıldı, söylendi mi; duydunuz, biliyor musunuz: Avrupa Birliği fikrini yürüten Almanya'nın hal-i hazır başbakanı Helmut KOHL, aslında bir din adamı, bir papaz... Demek oluyor ki söylendiği üzere gerçekten AB, bir dinî birlik olarak düşünülmüş, hristiyan katolikleri birleştirmeyi amaçlamış. Onun için Türkiye'nin ortaklığına ikide birde karşı çıkıyor, itiraz ediyor, yan çiziyorlar. Kafaları, kalpleri, gönülleri, iç alemleri hristiyanlık taassubuyla dolu, bizimkiler el uzatıyor, onlar red ediyor, İslâm'a yan, müslümanları Avrupa'dan sürüp çıkarmaya, kalanları eritip entegre etmeğe, sonunda kendi dinlerine döndürmeğe gayret gösteriyor. (Kadın ve Aile, Haziran 1997)

Almanya hristiyan birliği kurma yolunda, papalıkla el ele, çevre devletleri bir bir yutarak siyasî, dinî, medenî, içtimaî, ilmî, terbiyevî, ticarî, askerî gücünü geliştiriyor. Avrupa'nın göbeğinde müslüman toplum istemediklerinden Boşnakları Sırplara kırdırdılar; Türkleri sevmiyor ve müslümanlıktan korkuyorlar, ha bire aleyhimize fitne ve fesat üretiyorlar, Yunanlıyı kışkırtıp, Ermeniyi destekliyor, kürt kardeşlerimizle bizi uğraştırıp, ülkenin gelişmesini sekteye uğratıyorlar, fırsat bulurlarsa orman yakıyor, fabrikalarımıza sabotaj yaptırıyorlar; tarihimize, dinimize, medeniyetimize, siyasetimize, toplumumuza, sanayimize, savunmamıza, maliyemize, kalkınmamıza, silâhlanmamıza suikastler düzenliyorlar.

Onlar böyle yıkıcı, düşman, kindar, haçlı zihniyetiyle aleyhimize uğraşır durur, bize darbe üzerine darbe vururken bir de içten çelmelemek, biz müslümanların elini kolunu bağlamak mertliğe, milliyetçiliğe, yurtseverliğe, akla, vicdana, insafa, îmana, uygarlığa sığmaz ve uymaz. Bu hainliktir, zalimliktir, kalleşliktir, düşmanlıktır, casusluktur, tarih önünde büyük suçtur, Allah indinde büyük vebal ve sorumluluktur. Bırakın elimizi, kolumuzu kendimizi rahatça savunalım; yurdumuzu, tarihimizi, medeniyetimizi, mefahirimizi, birlik ve beraberliğimizi, millî menfaatlerimizi serbestçe koruyalım; ülkeyi parçalanmaktan, bölünmekten kurtaralım. Zaten düşmanla dünya çapında uğraşır dururken, bir de siz başımıza belâ, ayağımıza bağ ve engel olmayın. (İslâm, Kasım 1997)

* * *

Aydınımız ve halkımız fena halde şartlanmış; dünyada sadece Avrupa ülkeleri ve Amerika varmış gibi davranıyor, elini uzatsa erişeceği büyük imkânları görmüyor, muazzam fırsatları kaçırıyor, müthiş zararlara uğruyor, "ille de Batı" diye ısrar ediyor, anlaşılmaz bir inatla kendine ve mazisine, çevresine ve Uzak Doğu'ya gözlerini kapatıyor. Halbuki Haçlı ruhlu Batı bizi sevmiyor, istemiyor, kötülüğümüz için çalışıyor, ülkemizi bölüp parçalamağa, bölge bölge paylaşmaya uğraşıyor; Orta ve Uzak Doğu halkları ise bize hayran, bizi seviyor ve sayıyor, bir kurtarıcı gibi görüyor, kucaklamağa, işbirliği yapmağa razı ve hazır; çok büyük bir âlem, geniş ve bâkir topraklar, çok kalabalık ülkeler, çok müsait bir pazar, çok ümit verici imkânlar, çok parlak bir istikbal... (Kadın ve Aile, Aralık 1997)

Müslüman halkımızın dinî, îmanî, içtimaî, ahlâkî, terbiyevî, talimî, ticarî, cihadî, hasbî, harbî, tedafüî, hayatî tüm kurum, kuruluş, atılım, teşebbüs ve teşkilatlarını devlet ve millet olarak desteklemek zorundayız. Buna şiddetle muhtaç ve mecburuz, tüm dünya devletleri ve ileri ülkeler de zaten böyle çalışıyor, halkın içgüdüsüyle kurduğu her teşkilatı destekliyor.

Çünkü savaş, her yönüyle, var gücüyle devam etmekte, Avrupa ve Amerika maalesef laik, medenî ve hür düşünceli davranmıyor, haçlı ruhuyla veya siyonist mantığıyla hareket ediyor, İslam'a ve müslümana hayat hakkı vermek istemiyor, dînî taassuptan, sömürücülük ve gaddarlıktan kurtulamıyor. Gözümüzü dört açalım; dostu düşmanı çok iyi tanıyalım, fayda ve zarar nerede, tam görelim; en uygun tedbirleri zamanında alalım; yoksa felâket kapıda, ateş bacayı sarmış, düşman saldırıyı başlatmış durumda, vaziyet çok âcil, çok ciddî, çok kritik... (İlim ve Sanat, Ocak 1998)

* * *

Müslüman dedelerimiz bu diyarları bizlere yâdigâr ve emanet bıraktı, görülecek çok işimiz, kapatılacak çok hesabımız, alınacak çok alacağımız var; bunları çok iyi takip etmek de en kutsal görevimiz. Bu topraklarda birilerinin de gözü var, el birliği ile çalışıyorlar. Bizi bölmek, parçalamak, birbirimize düşürmek, yok etmek istiyorlar. Bu hayal değil, zan değil, vehim ve kuşku değil; taş gibi, buz gibi soğuk, acı bir gerçek binlerce delille sabit bir hakikat: Rus, petrol bölgelerine ve sıcak iklimlere inecek diye nice müslüman taprakları işgal etmiş, hunhar zulmünde ber-devam; Amerika, Avrupa ve İsrail'in gözü Ortadoğu İslâm ülkeleri ve petrollerinde; istilâ artarak, güçlenerek, yerini sağlamlaştırarak ilerliyor; Yunan Ege'yi, Batı Anadolu'muzu, güzel İstanbul'umuzu yutmaya hevesleniyor, yutkunuyor, sürtünüyor, kaşınıyor; Ermeni Karadeniz'den Akdeniz'e, Samsun'dan Adana'ya kadar genişlemek sevdasında, Doğu Anadolu şehirlerinde beğendiği mülkleri peyleyip almakla meşgul, yurtiçi ve yutdışında, aramızda ve karşımızda sinsi ve âşikâr faaliyette...

Bizler ise, gàfil ve câhil, adetâ sırtüstü yatmış uyuyoruz. İslâm ülkeleri arasında hürriyet ve haklarını, zenginlik ve menfaatlerini korumak için bir yakınlaşma ve işbirliği sağlanmış değil. Her ülkedeki has ve hâlis, samîmî ve hakîkî müslümanlar, bir takım bahanelerle zulüm ve baskı altına alınmış; eziliyor, horlanıyor, hapsediliyor, öldürülüyor... Türkiye'mizde de çok vahim gelişmeler var, çok uyanık, çok dikkatli, çok hazırlıklı, çok kuvvetli, çok cesur olmak gerekiyor. Bölünmeyi ve yenilip yutulmayı engellemek için çok atik ve çabuk hareket etmeli, çok sıkı işbirliği yapmalı, çok çalışmalı, çok düşünmeli, çok iyi tedbir almalıyız. (İslâm, Nisan 1996)

* * *

Batı bu işi ülkemizde nasıl yaptı?.. İşe ilkönce ilmî ve kültürel çalışmalardan başladılar. Ülkemizi, halkımızı, dinimizi, örfümüzü iyice incelediler. Fitneyi nerelerden çıkartacaklarını, yangını nerelerden başlatacaklarını tesbit ettiler. Ülkemizdeki gayrimüslim çocuklarını, açtıkları okullarda gizli gizli eğittiler, isyancı yaptılar, imparatorluğu parçaladılar. Gàfil zenginler, cahil taşralılar, bozuk inançlılar, iyi yetişsin diye çocuklarını onların okullarına gönderdi. O çocuklar yabancı kültürle yetişti, kendi halkına yabancılaştı. Batı hayranı oldu; yüce dinini, tertemiz imanını, çok değerli mânevî, ahlâkî, vicdânî hasletlerini kaybetti. Üstelik devlet de Batılılaşma'yı esas aldı, din düşmanlığını benimsedi, İslâm'la savaştı. Halkına öz kültürünü değil, Batı'nın kokuşmuş, pis, sahte, iki yüzlü kültürünü benimsetmeğe çalıştı. Neticede inançsız, edepsiz, köksüz, kozmopolit nesiller yetişti. Batı onlara hakim, onları kullanıyor, kendi emellerine alet ediyor, robot gibi istediği yöne sevkediyor. Bu konuda muazzam paralar harcıyor, binlerce ajan çalıştırıyor. (İslâm, Ağustos 1996)

İslâm Amerika'yı, Avrupa'yı, Rusya'yı, İsrail'i, kısacası bugün dünyayı yöneten, halkları, milletleri, cahil insanları sömüren, yanlış yönlere yönlendiren egemen güçlerin, mafiaların, lobilerin, gayrimüslim teşkilatların baş düşmanı, korkusu, hasmı durumuna getirilmiş, habire aleyhine çalışılıyor, kötüleniyor, karalanmak isteniyor. Dünyanın her yerindeki müslüman kardeşlerimizin başına belli merkezlerden plânlanarak çeşit çeşit sıkın-tılar, belâlar, fitneler, oyunlar, işkenceler yağdırılıyor. İslâm ülkelerinde bu oyun ve düzenlerin kayalara çarpan dalgalar gibi kırılıp dökülmesi, geri gitmesi lâzım! Ama iş öyle olmuyor. Yönetimlere de İslâm öcü gibi gösteriliyor; müslümanlar da anarşist, yönetim düşmanı, çağdışı, yıkıcı, fanatik, anlayışsız, katı, kötü... kimseler olarak empoze ediliyor.

Bir kısım İslâm ülkelerinde idareciler dış güçlerin emrinde, onların maşası, ajanı, memuru, bekçisi; İslâm düşmanları namına millete zulmediyor, asıyor, kesiyor, katliam yapıyor. Ordu müslümanların tepesinde, sanki vazifesi vatanı, milleti korumak değil de, halkın uyan-masını, millî menfaatleri korumasını engellemek; millete faydalı olacak idarecilerin, vatanseverlerin, iyi ve dürüst elemanların işbaşına gelmesine mâni olmak... Sömürge idaresinden bile daha kötü, daha pervâsız, daha zalim, daha hain... İşte Ortadoğu'nun, Kuzey Afrika'nın bazı ülkeleri... (Kadın ve Aile, Temmuz 1995)

* * *

Yıllardır dış politikamızı --millî iradeye rağmen-- ters yürütenler, bu günlerde büyük hüsran içinde. Yavaş yavaş yaptıkları büyük yanlışlıkları görmeğe başladılar. "Dost! Dost!" diye diye sarıldıkları Batılılar onları dışlıyor, reddediyor. Müttefiklerinden her yerde vefasızlık, anlayışsızlık, hile, kalleşlik, ikiyüzlülük ve düşmanlıkla karşılaşınca yeni arayışlara ihtiyaç olduğu artık açıkça ortaya çıkıyor.

Yunanlılar --NATO içinde üye olmalarına rağmen-- Sırplar ve Ruslarla Batı blokunun klasik amaçlarına ters anlaşmalar yapma yolunda bildiğini okuyor; Balkan ülkelerini yanına almağa çalışıyor bize karşı düşman bir cephe oluşturuyor, Ortodoks ittifakını perçinliyor, Bulgar iç seçimlerine etki ediyor... da biz ona karşı niye etkili, millî, dinî tedbirler almıyoruz. Ortodoks patriği, Yunan emelleri için dünyayı dolaşırken, bizim din teşkilatımız niye İslâm ülkelerinde çalışma yapmıyor; niye müslüman halkların sempatisini ve desteğini kazanmağa gayret etmiyoruz; niye tüm islam âlemindeki geleneksel itibarımızı harekete geçirmiyoruz?

Üstüne üstelik millî, hattâ dînî hüviyetteki makam ve şahsiyetler; İslâm düşmanı hristiyan ve yahudi mantığı ile hareket ediyor, radikal adıyle müslümanlıkla uğraşılıyor, müslümanlar düşman görülüyor?..

Şimdi içerde sakalla, başörtüsüyle, müminlerle, dindarlarla uğraşmanın; devrimbazlık, ilericilik, laiklik havariliği yapmanın faydası kime?.. Böyle yapanlar bindikleri dalı kestiklerini, milleti böldüklerini, kendi kendilerinin hem dünya hem de ahiretlerini mahvettiklerini göremiyor, anlıyamıyor mu? Hristiyanlarla, Sırplarla, Ruslarla, Ermenilerle, Rumlarla ve Yahudilerle ağız ve kafa birliği yapıp İslâm'a saldıranlar; müslümanları düşman görenler; var güçleri ile onları engellemeğe çalışanlar; ne kadar büyük gaflet ve dalâlet, hatta hiyanet içinde olduklarını fark edemiyorlar mı?..

Batı ülkelerinin ve Rusya'nın politikalarını çizen ve şekillendirenler, ekseriyetle İslâm'a ve Türkiye'mize karşı; halkımızı güzel din ve zengin kültürümüzden koparmağa, topraklarımızı bölüp parçalamağa, bizi yok etmeğe alenen çalışıyorlar. O halde tedbir almalıyız. Ülkemiz üzerinde kötü emelleri olmayan yeni müttefikler bulmalıyız. Batı ülkeleri içindeki akıl, insaf, vicdan ve sağduyu sahibi kimseleri de kazanmağa, kendi tarafımıza çekmeğe çalışmalıyız. (İslâm, Ocak 1995)

Hiçbirisinin şöyle başını kaldırıp da bu "Batılılar ne yaptı?" soruma cevap verecek halleri, yüzleri yoktur. Batı'dan bu beldelere gelmişlerdir; Fransa'dan Almanya'dan, Belçika'dan, Hollanda'dan, İspanya'dan, İtalya'dan, İngiltere'den haçlı orduları ile, Macar ovalarında yahudileri yaka yaka, öldüre öldüre gelmişlerdir. Bizans'a gelmişlerdir, kendi dindaşlarının ülkesidir, ama soyup geçmişlerdir. Ayasofya'nın hazinesini soyup tamtakır yapmışlardır. Hazinelerini, altın şamdanlarını, Meryem Ana heykellerini alıp götürmüşlerdir. Antakya'ya geldikleri zaman kadın, bebek, ihtiyar, çocuk demeden bütün müslüman ahaliyi kılıçtan geçirmiş, öldürmüş, katliam yapmışlardır. İnsan eti yemişlerdir. Kudüs'e geldikleri zaman tarihte emsali bulunmaz bir hunharlık ve canavarlıkla herkesi öldürmüşlerdir.

f. Müslümanlar Topun Ağzında

"Batı medeniyetinin en büyük hasmı şimdi, Komünist Blok değil İslâm'dır, hedef artık Moskova değil Mekke'dir, en başta gelen düşmanlarımız müslümanlardır!" diye düşünen, bunları en yüksek mevkilerden pervasızca ve utanmadan yazıp söyleyen, Bosna'daki katliâmı plânlayan ve destekleyen, bizim haklı Çelik Harekâtı'mız üzerine hop oturup hop kalkıp, bas bas bağırarak anarşist ve teröristleri koruyan, onlara silah ve siyâsî destek sağlayan, ülkelerinde başörtülerini müslüman öğrencilere yasaklayan, Türk işyerlerinin tahribine göz yuman, fırsat bulunca elçiliklerimizi bastıran, elçilik personellerimizi öldürten Batılılarla mı Gümrük Birliği'ne giriyoruz, Avrupa Birliği'ne katılacağız, onların hükmü altına gireceğiz, kanunlarına tâbî olacağız, huzur ve emniyet içinde birlikte yaşayacağız?!!.. Vah bizdeki cahiller, vah gafiller; vay sahtekârlar, vay satılmışlar vay!.. Gözünüzü açın, aklınızı başınıza toplayın, bu adamlar hiç de masum, adaletli, insaflı ve medenî insanlar değil, size muazzam kin besliyor, hınç duyuyorlar; gözlerini kan bürümüş, vicdanları taşlaşmış; ellerine, ocaklarına düşerseniz vay halinize!.. Bunlar müttefik filân değil, düpedüz hasım ve düşman! Kuzu postuna bürünmüş aç kurtlar!.. Güzelim hürriyetlerimizi güle oynaya teslim etmeyin, vatan ve milleti, bizi korkunç ateşlere atmayın, kendinizi tarihin lânetle anacağı durumlara sokmayın!.. (Kadın ve Aile, Nisan 1995)

Burada tabii bir şeyi gözden kaçırmamak lâzım, dikkat etmek lâzım, Batı'nın veya Rusya'nın veya daha başka ülkelerin, bu işleri sadece dînî duygularla yaptıklarını kabul etmek, tek bir sebebe bağlamak doğru olmaz. İşin altı karıştırıldığı zaman başka şeyler çıkıyor. Hepsinden önce, büyük menfaatler bunların hareketlerine kaynak teşkil ediyor. Ortada çok büyük bir menfaat varsa, adamlar her şeylerini inkâr edip, bütün fazîlet prensiplerini bir tarafa koyup; o menfaati elde etmek için, her türlü ters, yanlış, kötü, anti demokratik ve gayr-i insânî her türlü işi yapabiliyorlar. Çünkü menfaat var...

Tabii, bir kısmı dînî duygularla da bu işi yapıyor; o da bir gerçek... Bugün Papalık son derece kuvvetlenmiştir. Ekonomik yönden de kuvvetlidir. Çok büyük uluslarası şirketlerin sahibidir. Sayılamayacak servetlerin, hazinelerin sahibidir. Tabii bu hazineler, menfaatler, İslâm geldiği zaman bunları kullanan insanların elinden gideceği için, orada da bir maddî hesap vardır.

Hristiyanlık sessiz, sedâsız, derinden misyonerleri ile, teşkilatları ile çok kuvvetli bir şekilde müslümanlarla uğraşmaktadır. Bu, papazlar için menfaat; ama, papazların sözünü dinleyen halklar için dinî duygudur, dinî düşmanlıktır. İslâm karşısında onların saman altından yaptıkları faaliyetler, gerçekten bize muhtelif yerlerde, başka şekillerde tezahür ediyor ve çok büyük sekteler veriyor faaliyetlerimize... Ve ülkelerimizi karıştırıyor.

Ayrıca, tarihî, nostaljik sebepler vardır. Meselâ: "Canım işte dünya geniş!.. Sen git Güney Amerika'da bir devlet kur!" denildiği halde, Yahudiler Arz-ı Mev'ûd diye Filistin'de devlet kurmayı istemişlerdir. Orada devlet kurulmuştur. Bu devletin kurulmasına tekaddüm eden zamanlardaki teklifler arasında, "Dünyada size rahatsızlık vermeyecek başka yerler var; gidin orda devlet kurun!.." denildiği halde, özellikle Arz-ı Mev'ûd olsun diye Kudüs'ü istemişlerdir. Anadolu da böyle nostaljik, tarihî sebeplerle bazı kimselerin gönlündedir, gözünün önündedir, göz diktiği bir ülkedir. Onun için, düşmanlıkların bir sebebi de bunlardır diye, onu da bir tarafa koymak lâzım!..

Bu dînî, tarihî ve nostaljik sebepleri bilen ve kullanan, ama ne dinle, ne imanla ilgisi olmayan büyük merkezler vardır. Onlar da bunları kullanarak, müslümanların aleyhinde çok büyük tehlike oluşturacak çalışmalar yapmaktadırlar. Onun için, meselenin derinlemesine tahlilini yapacak teşkilatlara, araştırmalara, sebepleri çok iyi tesbit edecek çalışmalara ihtiyacımız vardır. Çünkü, sebepler iyi tesbit edilmeden, hastalık teşhis edilmeden çaresini bulmak kolay olmaz, tedâvi kolay yapılamaz. Yanlış sonuç verir. Verdiğimiz ilâç ters tesir yapabilir. Her şeyin aslını bilmek lâzım!..

Şimdi şu Kuzey Irak operasyonunda --herhalde sizin de dikkatinizi çekmiştir-- Sayın Doç. Dr. Ümit Özdağ Bey, İsrail'in orda özellikle bir Kürt devletinin kurulmasını istediğini söylemişti. Halbuki, gazetelerde belki hiç telaffuz edilmeyen bir şey bu... Herkes başka sebepler arıyor zihninden... Biz başından beri söylüyoruz, Kürt kardeşlerimiz uyansınlar diye: "Oraları size bırakmazlar! Siz sadece piyonsunuz. Böylece kullanılıp sonunda ölen sizsiniz. Ama, nimeti yiyecek olan siz olmayacaksınız!" diyoruz. "Bunun arkasından, bir Büyük Ermenistan hayali çıkabilir." diyoruz ama, Ermenilere de bu kadar büyük menfaatleri vermezler. Çok büyük bir menfaat var ortada...

Tabii İsrail'in de, "Bana va'dedilmiş topraklar" diye, böyle bir istekle buraya göz diktiğini de düşünüyorum ben... Onun da tahlili yapıldığı zaman, işin içinde daha büyük meseleler olduğunu düşünüyorum.

Suyun büyük bir kavga mevzuu olduğu muhakkak... İsrail eğer Fırat'ın yanına kadar ulaşmak istiyorsa, herhalde bu biraz da su içmek istemesindendir ve suyu kullanmak istemesindendir.

Bütün bunlar, topun ağzında olduğumuzu gösteriyor. Yâni, müslümanlar topun ağzında; çünkü, çok kıymetli kaynakların sahipleri... Bu kırk elli yıldan beri bildiğimiz bir husustur. Almanya'da bu konuda toplantılar yapıldığını, medeniyet için gerekli hammadde kaynaklarının, müslüman ülkelerin elinde olması dolayısıyla, "Ne yaparız da ilerde müşkül duruma düşmeyiz?" diye, o zamanlardan kara kara düşündüklerini ben biliyorum. Yaptıkları toplantılara katılmış kardeşlerimizin bize ifadelerinden, nakillerinden biliyorum.

Sonra, düşmanımız çok güçlü düşman olduğu için ve cümle cihan halkından şöyle baktığımız zaman, doğru düzgün bir dost gözümüze görünmediğinden, bizim de cümle cihan halkı ile çarpışmamız söz konusu olduğu için, çok iyi organize olmamız lâzım!.. Yedi düvel derlerdi eskiden... Dedelerimiz yedi düvelle çarpışmışlar; bizim düvellerin sayısı daha da artmıştır. Onun için, bizim çok iyi organize olmamız lâzım!..

Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki, bismillâhir rahmânir rahîm:

(Lâ yettahizil mü'minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mü'minîn) "Mü'minler, mü'min kardeşlerini bırakıp da kâfirleri kendilerine dost, müttefik ittihaz etmesinler!.." Mü'min mü'minle dost olur, müttefik olur; kâfirle dost, müttefik olmaz!.. Müslümanları bırakıp da, kâfiri kendilerine müttefik ve dost edinmesinler!..

(Femen yef'al zâlike feleyse minallâhi fî şey') Kim böyle yaparsa, Allah'dan bir yardım, bir hayır ummasın!.. Böyle bir şey Allah'ın hoşuna gitmediği için Allah onlara yardımcı olmaz!" buyruluyor.

Tabii, ana mesele, ana hareket tarzı mü'minin mü'minle ittifak etmesidir, mü'minle dost olmasıdır. Bu mânâdan bakıldığı zaman, Gümrük Birliği'ne girmek ve Avrupa Birliği'ne üye olmak; "Faydaları olabilir." diyor mütehassıslar, "Mahzurları da olabilir." deniliyor. Ben bir cümle daha ekleyeyim: "Alternatifleri de vardır." Yâni faydası vardır, mahzuru vardır, alternatifi de vardır. Bizim mü'min olarak vazifemiz, alternatifini geliştirmektir.

Allah şâhid olsun ki, biz Gümrük Birliği'ne aslâ râzı değiliz!.. Avrupa Birliği'ne aslâ râzı değiliz!.. Çünkü, hristiyanlarla ittifaka aslâ râzı değiliz!.. Çünkü:

(Ve lillâhil izzetü ve lirasûlihî ve lil mü'minîne velâkinnel münâfikîne lâ ya'lemûn) "İzzet ve itibar, kıymet ve değer Allah'ındır, Rasûlüllah'ındır ve mü'minlerindir. Amma, bunu münafıklar anlamazlar!" İzzet sahibi olması lâzım müslümanın!..

Onun için, biz birisinin kuyruğunda olamayız. Birisi bizim arkamızdan eteğimizi tutsun, bizim arkamızdan gelsin. Ama, biz birisinin arkasına gidemeyiz!.. Onlardan da bize hayırlı ve İslâm'a faydalı bir fikir çıkmayacağı hareketlerinden bellidir. Arife tarif gerekmez amma, tariflik bir durum yok burda müşahhas olaylar var... Adamların bize bakışları ve bizimle muamelâtı ortada... Bütün muamelât düşmanca; biz hâlâ bağrı yanık bir aşık gibi, sevilmeyen bir aşık gibi boyna yalvarıyoruz:

--Aman ne olur, etme eyleme!..

--Yâ, istemiyorum dedim.

--Yâ etme eyleme!..

--Yâ istemiyorum.

Tekme tokat, böyle trajik birtakım filmler vardır. O yalvarır, öteki ağlar, berikisi istemez... İter, kakar, kapıyı yüzüne kapatır... Ne lüzumu var?..

--Efendim orada dörtyüz milyonluk bir pazar oluşuyor. Çok büyük bir ekonomik güç gelişiyor. Binâen aleyh, biz onun dışında kaldığımız zaman şöyle olabilir, böyle olabilir...

--Hiç bir şey olmaz!..

Hiç bir şey olmayacağımızı, araştırma enstitümüz inşallah size bir kitap halinde isbat edecektir. Konuşmacı kardeşlerimiz çok müeddeb kardeşlerimizdi, kendi sahalarının dışında konuşmuyorlardı; ama, ben de burda tabii mesleğimin dışında, biraz hislerimle konuşuyorum sanki... Fakat mutlaka bunun alternatifi vardır ve biz bu alternatifi bulmak zorundayız.

* * *

Onun için, yönetimden şikâyetler vardır. Gümrük Birliği'ne girişte menfaatimiz dahi kollanamamıştır. Ben daha ağır kelimelerle söyleyebilirim: Yöneticilerin arasında hainler vardır, memleketimizin kötülüğünü isteyenler vardır. Gazetelerden bunları görüyoruz. Bazı şeyler söylenemiyor ama, meclise girmiş hainler vardır. Dedik biz, yazdık. Sonradan bir kısmı zâten takibata da uğradı. Hainler vardır, içten bizi parçalamak isteyen insanlar vardır. Onları üslûplarından tanıyabilirsiniz. Ağızlarında sözleri eveleyip gevelemesinden tanıyabilirsiniz.

Bizim isteğimize rağmen bazı şeyler oluyor. Çünkü Türkiye'de gerçek bir demokrasi yoktur. Gerçek bir demokrasi uzun zamandır olmamış. Cumhuriyet, demokrasi var dedikleri zaman bile olmamış. Bir zaman dikta ile yönetilmiş, bir zaman tek parti ile yönetilmiş, bir zaman çok partili bir devreye girilmiş, ihtilâlle kapatılmış vs. Hâlâ halkın kahir ekseriyetinin arzusu bir tarafa, birtakım insanların halka rağmen halka karşı kararları vardır. Bu bir acı bir gerçektir.

Onun için çok haklı olarak, yüzde beş milyar, sonsuz defa tasdik ederek katılırım, aynen katılıyorum: Bir kere yönetimin değişmesi lâzımdır Türkiyede, işlerin düzelmesi için... Aklı başında, dürüst, namuslu, bilgili insanların gelmesi lâzımdır. Hiç bir şeyden anlamayan bir insan, imzasını doğru atmasını bilmeyen, hattâ okuma yazması olmayan insan bakan olmamalı!.. (TİÇ: 119)

g. Zor Oyunu Bozar

Şurada bir harita var; belki uzaktan iyi görülmez, ben açıklayayım: Türkiye'nin Kayseri dahil, Ankara'nın aşağısından Trabzon'un aşağısına kadar düz bir çizgi halinde ve Adana dahil, Silifke dahil aşağıya kadar olan kısmı; bütün Irak, bütün Suriye, bütün Ürdün; Arabistan yarımadasının da Medine-i Münevvere dahil kuzey kısmı; Sinâ yarımadasının tamamı ve Mısır'ın kuzeyi, İskenderiye'den ileriye doğru hudutlara dahil... Yâni, bizim şu anda içinde bulunduğumuz Malatya'nın da dahil olduğu bütün bu kısımlar İsrail'in haritası içindedir.

Yâni İsrail'in amacı, Amerika'da da kuvvete sahib olduğundan, Amerika'nın yönetimine de te'siri olduğundan, Avrupa'da da, Avrupa Birliği'nin çeşitli milletlere ait bayraklarının dalgalandığı merkezinin bulunduğu Strazburg'da da sahib olduğu nüfuz ile ve dünyanın her yerindeki organize tehditleriyle, Türkiye'nin bütün su ve petrol havzaları dahil Ortadoğu'yu ve bizim topraklarımızı --Malatya dahil-- kendi toprakları arasına katmayı amaçlıyor. Bunu istiyor, bunu arzuluyor ve bunun çalışmasını yapıyor. Bizim PKK olarak gördüğümüz olayların arkasındaki, kimsenin söylemediği gerçek budur.

Kimse söylemiyor. Diyorlar ki: "Zâten Yunanlılar düşmanımız, zaten Ermeniler düşmanımız, bir üçüncü cephe açmayalım!" diyorlar ama gerçek bu... PKK'yı kışkırtan, organize eden, ayarlayan hepsi bu...

Dünyanın en mühim üç şeyi var: Başta petrol olmak üzere enerji... Ondan sonra yaşamak için en hayatî madde olan su... Ondan sonra da ekmeğin asıl maddesi olan tahıl... O GAP projesi ve sâire, bizim harcadığımız milyarlar, trilyonlar... İsrail bunlara göz dikmiş, buraları elde etmenin çalışmasını yapıyor.

Neden böyle bir şeye cesaret ediyor?.. Bizim geriliğimizden, cahilliğimizden istifade ediyor. Bizim organize olmamamızdan istifade etmeyi düşünüyor. Bizim kalabalığımızdan korkmuyor. Çünkü, elindeki imkânlar, silâhlar, alet, edevat, techizât, uluslararası münâsebetlerdeki güçlülüğü gibi şeylere güveniyor. Her ülkenin içindeki kendisine bağlı elemanlara güveniyor. Amerika'nın iç politikasında, dış politikasında; Almanların iç politikasında, dış politikasında; hattâ Vatikan'da, Vatikan gibi hristiyan devletinde bile sahib olduğu nüfûza güveniyor. Çünkü, içinde aslen yahudi olan papazlar var... Asıl kökeni yahudi olan, siyonizme hizmet eden papazlar var...

* * *

Çok net olarak, kelimelerin mânâsını bile bile, üstüne bastıra bastıra söylüyorum: Çok ciddî bir savaş ile karşı karşıya müslümanlar!.. Küfür müslümanlarla çarpışıyor, ama bu ilan edilmemiş bir savaş... İlân edilmemiş muazzam bir savaş var... Bu savaşta, bir tarafta süper devletler var; Amerika var, Avrupa devletleri var... Başka müşrik devletler var; meselâ Hindistan gibi, Japonya gibi müşrik, ilâhî bir dine bile sahib olmayan devletler var... Bir tarafta da mazlum, mağdur, geri, ibtidâî, cahil, gàfil müslümanlar var...

--Peki, niye böyle mazlum, mağdur, cahil, gàfil müslümanları kendilerine hedef edinmişler ve niye İslâm'la uğraşıyor bu herif-i nâşerifler?.. Dünya üzerindeki en önemli güç odakları niye İslâm'la uğraşıyor?..

Onlar menfaatlerini sağladıkları zaman, İslâm'ın bir takım emirlerinin yapılmasına da müsaade ediyorlar, bir şey demiyorlar. Meselâ, Suudî Arabistan Amerika'nın avucunun içinde mi?.. İçinde... Suudî Arabistan'ın petrolü ARAMCO tarafından sömürülüyor mu?.. Sömürülüyor. Paraları Amerikan bankalarında mı?.. Amerikan bankalarında... Suspayı olarak, devletin yönetemini eline geçirmiş olan heriflere biraz para veriliyor mu?.. Veriliyor. Halk memnun mu vaziyetten?.. O belli değil... Eh, tamam, namazlarını kılsınlar, oruçlarını tutsunlar, haclarını yapsınlar... Bir şey demiyor, sömürü olduktan sonra...

Ama sömüremediği zaman kanlı ihtilâller yapıyor, kukla hükümetler başa geçiriyor, sömürmeyi devam ettirmek istiyor.

* * *

Şimdi bu ana mantıktan dolayı da, biz şu Türkiye'de yaşayan müslümanlar olarak, bu heriflerin, herif-i nâşeriflerin, şerefsiz insanların hedefi durumundayız. Her ne kadar yüzümüze gülüyorlarsa, güldüklerinin de kıymeti yok... Güldükleri de sahtedir. Gülücüklerinin arkasında dişlerini gıcırdadıyorlardır, artniyetleri vardır. İltifat ediyorlarsa, yardım ediyorlarsa, bir maksatla yardım ediyorlardır. Harıl harıl çalışıyorlar...

Fazla detaya inmiyorum, bunları bildiğinizi kabul ediyorum. Bunları bilen insanlar, bunları biliyorlar da bilgilerinin gereği olarak ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Biliyor, çaresizlik içinde... Biliyor ki Bosna'da, Hersek'te, Avrupa'da kalleşlik yapılıyor. Çifte standart yapılıyor, demokrasiye uyulmuyor. Çeçenistan için gık demezken, başka bir yer için hop oturup hop kalkılyor. İki tane balina için dünya ayağa kalkıyor. İki tane eroinman İngiliz kızı için, dünya ayağa kalkıyor, ateş püskürüyor. Ama yüzlerce, binlerce insan bir yerde ölse, onların işiyle ilgili olmadığı zaman veya ölmeleri işlerine geldiği zaman susuyorlar. Cezâyir'de olduğu gibi, Keşmir'de olduğu gibi, başka yerlerde olduğu gibi...

Şimdi, biz bu durumun karşısında susabiliriz, bu meselelerle ilgilenmeyebiliriz. Ama muhatap biziz; bizim ülkemiz, bizim kendi canımız, kendi şahsımız, kendi hayatımız, kendi çocuklarımız, kendi mallarımız, kendi diyarlarımız, kendi mülklerimiz... Burda İsrail bayrağının dalgalanmasını ister misiniz?.. İstemezsiniz ama, Malatya bunların hudutları içinde... Adam işte resmen bunu istiyor. Literatüre girmiş, İngilizce kitaplarda var... Bunu biliyoruz, bilenler biliyor.

Şimdi bunların karşısında bizim tedbir almamız lâzım!.. Bu tedbiri almak için mutlaka çok güzel organize olmak gerekir. Onun için biz kuvvetli bir şekilde organize olmaya önem veriyoruz.

Sonra, kuvvetli olmamız gerekir. "Zor oyunu bozar." derler. Bizim bazı kuvvetlerimiz var... Bizim kuvvetlerimizin bir tanesi nüfusumuz fazla... Ve nüfusumuz hızla artıyor. Nüfus bakımından bizimle yarışamıyorlar, nüfus bakımından bizden geriler. Biz nüfus bakımından onlardan üstünüz. Fakat onlar, az nüfuslarını kalifiye eleman olarak yetiştiriyorlar; bizim çok nüfuslarımız yığınlar halinde olduğu için, bizden korkmuyorlar.

Bir çoban ikibin tane koyundan korkar mı?.. Korkmaz. Üç tane köpekle onu idare eder. "Hav hav..." dedirtir, oraya buraya saldırtır. Çoban koyundan, kuzudan korkmaz, tabiatı itibariyle korkmaz. Bu herifler bizden, tabiatımız koyunlaşmış olduğu için, kuzulaşmış olduğu için korkmuyorlar. Bizim kalabalığımız var ama, tabiatımızda bir dejenerasyon var... Yâni, gayr-i İslâmî bir durum var...

* * *

Bakın Avrupa, doğrudan doğruya Fransa ile Almanya, İtalya, İngiltere birleşecek demedi. Fransa ile İngiltere'nin tarihî düşmanlıkları vardı. Birbirleriyle harb etmişlerdi, saldırmışlardı, topraklarını almışlardı. Fransa İngiltere'nin, İngiltere Fransa'nın düşmanı idi. Almanya ile İngiltere ve Almanya ile Fransa düşmandı. İkinci Cihan Harbi'nde birbirlerinin şehirlerine yağmur gibi bomba yağdırmışlardı. İtalya ile öteki ülkeler arasında çeşitli problemler vardı.

Ama bunlar, birleşmenin lüzumuna inandılar, düşmanlıklarına rağmen birleşmeye adım attılar. Nasıl adım attılar?.. Ekonomik adım attılar. "AET: Avrupa Ekonomik Topluluğu" dediler, ekonomik adımla başladılar. Ekonomik uyumu sağladıktan sonra, ekonomik sözünü kaldırdılar, "AT: Avrupa Topluluğu" dediler. Ondan sonra da, "BAB: Batı Avrupa Birliği" dediler. Avrupa'nın müşterek savunmasını, müşterek bir orduya bağladılar.

Doğu blokunu yıktılar, Doğu blokundan ülkeleri kendilerine kattılar. Almanya Doğu Almanya'yı aldı, bütünleşti. Çekoslovakya'nın yarısını aldı, bütünleşti. Estonya, Litvanya, Letonya gibi ülkeleri Sovyetler Birliği'nden kopardı. Yugoslavya'nın Slovenya kısmını kopardı, aldı. Bunlar Doğu blokuydu veya tarafsız bloktu. Gittikçe büyüyor. Hattâ şimdi: "Urallar'a kadar Hristiyan Avrupa bizim olacak!" diyorlar. Balkanlar'ı, Bulgaristan'ı, Romanya'yı bir zaman sonra kendi içlerine almayı düşünüyorlar.

Onlar bu çalışmaları yaparken, on yıl, yirmi yıl, otuz yıl sonrayı düşünüyorlar. Biz bunu düşünmediğimiz zaman, aklımız başımıza geldiğinde, onlar karşımızda dev gibi dikildiği zaman, yapacak bir şeyimiz kalmıyor. İş işten geçmiş oluyor. Şimdi biz onların karşısında ne yapmamız gerekiyorsa yapalım diye, bu toplantıyı ondan yaptık. Toplantımızın mahiyeti budur.

İnşâallah, Türkiye'yi Avrupa'ya kaptırmayacağız. Balkanlar'ı hristiyanlara yutturmayacağız. Kafkasya'yı Rusya'ya ezdirmeyeceğiz. Onlara İslâm'ı anlatacağız. Roma'yı müslüman edeceğiz. Roma'yı Lâilâhe illallah'la müslüman yapacağız. Allah'ın vaadi bu bize; bu olacak. Ama ne zaman olacak?.. Biz onun hazırlığını yapmakla mükellefiz.

Onlar Balkanlar'da müslüman bırakmayıp, Anadolu'da müslüman bırakmayıp, Orta Asya'ya sürmeyi düşünüyor. Bizim de emelimiz, Avrupa'yı, Amerika'yı müslüman yapmak, dünyanın her yerine Allah'ın dinini yaymak; zulme her yerde karşı çıkmak, zulmü engellemek, zulmün karşısına adaleti dikmek; küfrün karşısına imanı koymak ve Allah'ın dinine hizmet etmek... Çalışmamız budur. (TİÇ: 142)

h. Aklımızı Başımıza Alalım!

Bizdeki insanlar İslâm'dan korkmuyor. İslâmdan korkan Avrupa, bizdeki bazı insanları kullanıyor. Çünkü Avrupa ile müslümanlar yüzyıllar boyu karşı karşıya gelmişler, aralarında rekabet var. Onların dinleri modası geçmiş ve bozulmuş olduğu için --ama teşkilatları kuvvetli-- İslâm'la boy ölçüşecek durumda değil... Onların dinlerinin mensupları, dinlerini elden bırakmak istemiyorlar, İslâm da bastırıyor. Onlar da müslümanların bastırmasını engellemek için müslümanları zarara uğratmaya ve İslâm'ı doğduğu yerde boğmaya çalışıyorlar. Aracı kullanıyorlar, özel okulları kullanıyorlar.

Bakın Türkiye'de misyonerlerin kurduğu ve işlettiği bir sürü özel okul var... Cizvit tarikatı, Fransisken tarikatı, bilmem ne tarikatı hristiyanlık amaçlı okullar işletiyor. Yetiştirdikleri insanlar içinde onların ilkelerine inanmış kimseler var... Bir de gittikleri İslâm ülkelerinde gayrimüslim azınlıkları organize etmeğe çalışıyorlar. Lübnan'a gittiler, hristiyanları organize ettiler; Mısır'a gittiler, hristiyanları organize ettiler; İran'a gittiler, ateşperestleri organize ettiler... Hangi ülkeye gitmişlerse, o ülkedeki anti-islâm güçleri organize etmeye çalışıyorlar. Onların menfaatlerini ortaya atıp, onlara destek verip bir çalışma yapıyorlar. (TİÇ: 46)

* * *

Avrupa İslâm'ı düşman ilân etmedi mi?.. "Şimdi bizim düşmanımız Rusya değil, müslümanlık!" demiyorlar mı?.. Rusya demiyor mu, İngiltere başbakanı Tatcher demiyor mu?.. Amerikalı uzmanlar söylemiyor mu, yazmıyor mu; okumadınız mı?.. Amerika işte, bak muhribimize nişan aldı, beş tane askerimizi öldürdü. Şaka mı, gerçek mi?.. Şaka desen ne olacak, gerçek desen ne olacak?..

Hiç mi gayret-i dîniyyemize dokunmuyor?.. Hiç mi uyanmıyoruz?.. Biz futbol oynayacak zamanda mıyız?.. Biz ticaretle uyuyacak zamanda mıyız?.. Biz boş vakit geçirecek zamanda mıyız?.. Biz gülecek zamanda mıyız?..

Selâhaddin-i Eyyubî başına siyah sarık sarmış, gülmemeye azmetmiş. "Kudüs fethedilinceye kadar gülmeyeceğim ben!" demiş, gülmemiş, yüzü asık durmuş, kaşı çatık durmuş. Neden?.. "İslâm'ın üçüncü mukaddes şehri Kudüs, hristiyanların emrinde!" diye... "Gülmek bana yakışmaz!" demiş.

Biz ne biçim müslümanız?.. Ne biçim şehid evlâdıyız biz?.. Müslümanlığın feri, gücü, kuvveti; imanın aşkı, şevki ne oldu yâni?.. Bizim kendimizi düzeltmemiz lâzım muhterem kardeşlerim!..

Ölen kardeşlerimiz şehid oldular. En yüksek mertebeyi buldular, cennetlik oldular. Asıl acınacak olan biziz, biz kendimize acıyalım!.. Biz Bosna'da ölenlere acımayalım, Çeçenistan'da ölenlere acımayalım; biz kendimize ağlayalım!.. Bizim müslümanlığımız müslümanlık değil... Söylüyoruz, anlatamıyoruz. Birleşin diyoruz, birleştiremiyoruz. Herkes nefsinin, keyfinin, zevkinin derdine düşmüş. Yılbaşı olduğu zaman yer yerinden oynuyor, Galatasaray şampiyon olduğu zaman kıyamet kopuyor, İslâm gittiği zaman hiç bir şey olmuyor!.. İman ayaklar altına alındığı zaman hiç bir şey olmuyor!..

Anlamıyor musunuz? Ne yapmak istediğimizin farkında değil misiniz?.. Çalışmıyor mu kafanız?.. Bizim dünyada gözümüz yok!.. Sizin de olmaması lâzım!.. Dünya bizim gayemiz değil ki!.. Bizim gayemiz Allah'ın rızasını kazanmak, ölmek, şehid olmak... Belki de öleceğiz, ölümden de kaçamayız.

Bizim Muhammed Emin Er Hoca dedi ki:

"--İslâm hukukuna göre, bir müslüman kadın kâfirlerin eline geçse garb'da; şarkta garbda bütün İslâm Alemine o tek kadını kurtarmak için çalışmak farz olur." dedi. Kaç tane kadın orda, ezâ cefâ altında!.. Ne biçim müslümanlık?.. Eski müslümanların müslümanlığı nasıl müslümanlık, nasıl anlayış; yeni müslümanların müslümanlığı nasıl müslümanlık?..

Amerikalılar memleketlerine geldiği zaman, Japonlar, hükümdarlarının yanına sürüne sürüne, emekleye emekleye gidip eteğini öpen, dizini öpen insanlardı. Medeniyetleri yoktu, kamıştan evleri vardı. Baktılar ki pabuç pahalı, baktılar ki o gidişle olmuyor; uğraştılar, çalıştılar, çabaladılar. Japon gençlerini imparator seçti, Avrupa'ya, Amerika'ya ihtisasa gönderdi. Göndereceği gün hepsini topladı, herbirine uçu kıvrık birer hançer hediye etti. Dedi ki:

"--Gitttiğiniz yerde öğreneceğiniz ilmi tam öğrenin! İmtihanları başarın, o ilmi tam öğrenin!.. Öğrenemezseniz, saplayın bu hançeri bağrınıza, yırtın ölün. Başarısızsanız geberin, Japonya'ya gelmeyin!" dedi.

Bizimkiler ne yaptılar?.. Bizimkiler Paris'e gittiler, operaya hayran oldular; burda operayı taklid ettiler. Baloya hayran oldular; çocuklarının çıplak, başparmak ucunda dönmesini sanat diye yutturdular.

Yâhu, senin teknolojiden öğreneceğin şey yok muydu, Fransa'dan, İngiltere'den, Almanya'dan?.. Böyle mi kalması lâzımdı bu memleketin?.. Koca Devlet-i Aliyye-i Osmâniye bu yâhu!.. Yedi düveli tir tir titretiyordu bu Devlet-i Aliyye-i Osmâniye!.. Küçük bir devlet miydi senin bu devletin?.. Gidenlerin her birisi alim olarak dönecekti, burada her birisi bir fabrika kuracaktı. Şimdi herkes sûistîmalle cebini doldurmağa bakıyor. Şu kadar milyar kredi şu almış, bu kadar milyar bu almış... E, memleket ne oluyor, sanayi ne oluyor?.. Silah sanayii ne oluyor, memleketi korumak nasıl olacak?.. Alet, edevat hepsi Japonya'dan geliyor, başka memleketlerden geliyor. (TİÇ: 170)

* * *

Biz mü'miniz yâ!.. İbrâhim AS tek kalmış, biz tek değiliz. Bak, elhamdü lillâh çokuz biz!.. Korkuyorlar. Amerika kimden korkuyor?.. Radikal müslümanlardan... Rusya kimden korkuyor?.. Radikal müslümanlardan... AB, Avrupa Birliği kimden korkuyor?.. Radikal müslümanlardan... Hindistan kimden korkuyor?.. Radikal müslümanlardan... İyi vallàhi, mâşâalah, neyimişiz biz be; cümle cihan halkını korkutuyoruz. Neden?.. Mü'miniz, "Lâ ilâhe illallah" diyoruz.

--Yâhu, bu kadar adamlar hepsi senin düşmanın, sana bir zarar verebilirler...

--Mü'mine hiç bir zarar veremez kimse!..

--Neden?..

--Öldürürse, şehid olurum; öldüremez de ben gàlib gelirsem, gàzi olurum! Benim sırtımı kimse yere getiremez!.. Yeter ki, bu iman elden gitmesin, gönülden gitmesin... Allah bizi bu imandan mahrum etmesin... Ölüm nasıl olsa bir gün gelecek.

Fırsat geldiği zaman, fırsatı bulduğun zaman böbürlenip duruyorsun ya; "Türkiye'de %99 müslümanız, altmış milyon müslümanız." diye... Görelim müslümanlığını!.. Müslümansan, müslüman diyarıysa burası, İslâm'ın emirlerini uygularsın. Allah'ın emrettiği şeyleri yapacağım dersin, mâni olanlara da fırsat vermezsin... Rey vermezsin, seçmezsin!

Sen seçiyorsun; bu adamları ne diye seçtin sen?.. Bu din düşmanlarını, iman düşmanlarını, İslâm düşmanlarını, böyle İslâm'la çarpışan kimseleri niye seçtin?.. Ayasofya'da namaz kıldırtmıyorlar, çıplak dansı yaptırtıyorlar, kilise dansı yaptırtıyorlar. Neden?.. Yok efendim sanatmış da, bilmem neymiş de... Hepsi hikâye... Avrupa'nın emrini tutuyor.

--Halic'in suyunu masmavi yapacağım!..

Hikâye, sen onu külâhıma anlat!.. Sen Amerika Patrikhâne'yi Roma [Vatikan] gibi ayrı devlet yapmak istiyor, Halic'i de o devlete uygun bir arazi yapmak istiyor, sana onu yaptırtıyor; sen de, "Halic'i temizleyeceğim, gözlerimin rengine döndüreceğim." diyorsun. Ne maval okuyorsun, kimi kandırıyorsun?.. Almak istiyor, burada ayrı bir devlet kurmak istiyor.

İstanbul'da hristiyan devleti kurulacakmış... Verir miyiz?.. Dün akşam unuttum, ahd edecektik sizinle, anlaşma yapacaktık, vermeyeceğiz diye... Verir miyiz?.. Bir karış toprak vermeyiz. Elimizden alınanları da geri alacağız, onları da unutmadık haa!..

O alınmışların üstüne bir sünger çekmedik! Benim hudutlarım Edirne'den başlamıyor, benim hudutlarım Viyana'dan başlıyor... Benim hudutlarım Atlas Okyanusu'ndan Hint Okyanusu'na kadar; ben onları unutmadım. Ben unutmadım, unutmayanlar arkamdan gelsin!.. Unutanlara da Allah akıl fikir versin...

Oraları da alacağız, buradan da bir şey vermeyeceğiz!.. (TİÇ: 193)

NOTLAR:

TİÇ: Tebliğ ve İrşad Çalışmaları, Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Seha, İstanbul, 1996.

YDYG: Yeni Dönemde Yeni Görevler, Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Seha, İstanbul, 1993.

SÇOB: Sosyal Çalışmalarda Organizasyon ve Başarı, Prof. Dr. M. Es'ad Coşan, Seha, İstanbul, 1994.

 

Dervişân